Son Yazılar

Bir Rüya İçin Ağıt filmine dair

Bu toplumsal düzen insanlara kendilerini kazanan
olarak hissettirirken kaybettikleri üzerine bir an dahi olsun düşünmelerine fırsat vermiyor.

‘Bir Rüya İçin Ağıt’ filmi üzerine düşünürken ilk akla gelen düşünce bu hangi rüyanın ağıtıdır ya da bu hangi rüyanın ağıtı olabilir. Bence bu Amerikan rüyasına bir ağıttır, gerçeklikle bağ kurmakta zorlanan bir bilincin içinde yaşadığı bir rüya. Simülasyon toplumu, bir şaka, bir sirk, bir panayır olarak toplum. TV ve sinema ile başka hayatlar içinde yaşayan bir toplum, büyük gösterilerin yarattığı şenlik havası ve bunun hepsi ile beraber üretilen bir şöhret ve tüketim kültürü. Fakat bu simülasyonda yaşayan insanların bir kısmı acı çekiyor. Tutunamayanların çektiği acıya yakılmış bir ağıt olmalı bu, her şeyin ağıtı, çünkü gösteri ile toplum gerçeklikten uzaklaştıkça yükselen ağıtlar artıyor. Bunun üzerine bu ağıtları bastırmak için daha çok gösteri pompalanıyor, oyalanmak için biraz daha gösteri, dizinin bir sonraki bölümü, arşivde bekleyen bir diğer film, canlı yayınlanan spor programı (öncesi ve sonrası), bu sirkin şöhretlerinin sosyal medyada hayatlarına bir yakın plan takip. Daha çok eğlence ve şöhret üretimi için herkesin bu sirke katılımı için ne yapılabilir derken TV ile gelen seyirci temelli gösteriler ve son olarak internet. Herkes kendi çapında şöhret iken aynı zamanda yakın markaj altına aldığı şöhretlerin de yılmaz takipçisi. Kıyısından köşesinden şöhret alanına dahil olmayı başaramamış beceriksizlerin de canı cehenneme. Cebinde akıllı telefonu, elinde interneti olduğu halde şöhret, internet fenomeni, olamamışların canı cehenneme.

Böyle bir yönetmenin, böyle psikolojik bir filmde rüya metaforunu kullanırken aklında Freudyen bir anlamda rüya olmadığını söylemek olmaz. Rüya insanın hayatı boyunca eksik kalmış şeyleri tamamladığı bir fantezi alanı olarak görülüyor bu bakışta. Neyin rüyasını görüyorduk, elimizde gerçeklikler alanında ne kaldı tarzında yakılan bir ağıt ile eksik kalmış, yitirilmiş, bir hayata bir ağıt yakılıyor olmalı. Eksik kalmış yanların tamamlanması için rüyaya kaçan insanın gerçeklikle bağını daha çok koparması ile geleceğe taşınan daha büyük eksiklikler zuhur ediyor. Eksiklik hissi daha çok tırmalanıyor, herkesin eksikliklerden münezzeh bir imaj yönetimi uyguladığı irili ufaklı şöhret alanlarında, internette, yoksun oldukları şeylerin gözlerine sokulması ile insanlar daha çok eksiklik hissediyor. Fakat bir eksiklik herkesin içini kemirirken, oluşturulan profilin üzerine titreyen birey her şeyin ne kadar tamam olduğunu izleyicilerine göstermek için olağanüstü bir mücadele sergiliyor. Bu mücadele uykuları kaçıracak cinsten bir mücadele haline gelince artık rüya görecek zamanlarda işgal ediliyor. Rüya görme imkanını yavaş yavaş kaybeden insan bir rüyada mı yoksa uyanık mı farkında değil. Rüya görme nevrotik bir fenomen olarak hala devam ediyor, bazı semptomların kendini dışa vurduğu alan olarak. Fakat freudyen alanın dışında rüya dediğimiz, hayal alemi dediğimiz biraz çalınmamış, kirlenmemiş, bir alandır aslında. Yani insanların ufukların ötesine geçtiği bir alan olma özelliği taşıyordu. Fakat artık eksikliklerin, nevrozların gün yüzüne çıktığı alan olma dışındı bir fonksiyonu kalmadı. Herkes zayıflıkların ve eksikliklerin pençesinde can çekişiyor ve elde edemediklerinin ruhuna yaptığı ızdırabı azaltmaya çalışıyor. Böyle bir durumda rüya sadece eksikliklerin dışa vurulduğu alan olarak görülüyor.

Filmin ana konusu uyuşturucu ve uyuşturucu bağımlılığının getirdiği yıkım. Açılış sahnesi annenin takıntılı olduğu TV programının birkaç saniyelik sahnesinin televizyonun fişinin çekilmesi ile kesintiye uğraması ile başlıyor. Fişin çekilmesinin sebebi de uyuşturucu bağımlısı çocuğun televizyonu satıp o parayla uyuşturucu almak istemesi. İlk sahnede filmin ana iki bileşeni bir araya getiriliyor. Uyuşturucu ve televizyon. Annesinin rüyasına dönecek, kafasına girecek, programın kesintiye uğraması rüyanın gerçekliğe çarpmasıdır. Evladının içinde olduğu uyuşturucu girdabı ve bağımlı evladın annesini yalnızlığa itmesi gerçeği tüm film boyunca eşit ağırlıkta işlenen iki mevzu.

Asıl olarak yalnızlık anneyi o TV programın pençesine düşürmüştür. İmajı için seçtiği elbisenin de ölen kocası tarafından beğenilen elbise olması da yalnızlaşmaya başlamasının kocasını yitirmeyle başladığına işaret olabilir. Kocası yaşasaydı da yalnız bir insan olabilirdi. Televizyon izlemeyi kocası ile beraber sosyal bir aktivite olarak gerçekleştirse bile yine de kendi gerçek dünyalarından kopmasına sebep olması açısından televizyon yalnızlaştırabilir. Yalnızlık üzerine yapılan araştırmaların genelinde ortaya çıkan sonuç yaşlı yalnızların tek dostu televizyondur. Bu insanların yalnız oldukları gerçeği televizyonun varlığıyla ortadan kalkmadığına göre televizyonu beraber izleyen insanlarda yalnızdırlar her ne kadar bedenleri aynı odaların içinde olsa da. 

Uyuşturucu isyankar gençliğin sığınağı olmuş durumda. Neye isyan ettiğini, karşı çıktığını bilmeyen bir ‘rebel without cause’ (Sebebi olmayan asi) durumu söz konusu. Sabah uyandığında yaşamak için bir sebebi olmayan annen nasıl yaşasın diye oğluna soran anne aslında oğlunun da her sabah uyandığında yaşamak için bir sebebinin olmadığının farkında değil. Oğlu da en az onun kadar yalnız olan anne, oğlunun bu sebepsiz asiliği ve yalnızlığı aşmak için uyuşturucuya sığındığının belli ki farkında değil. Uyuşturucu elde etmek için her türlü yolu denemekten çekinmeyen gençlerin gerçeklikle bağlarını koparmak için bu bataklığa saplandıkları aşikar. Aslında insanlar uyuşturulmak istiyorlar, bu bağımlılık olması yanında bilinçli bir tercih. Televizyon içinde aynı şey söz konusu.

Televizyon da toplumun uyuşturucusudur. İnsanlar bu alet aracılığı ile uyuşturulmak istiyorlar. Televizyonda görülen insanlar önemli ve değerli kişiler algısı oluşturulduktan sonra o saygınlığı elde etmek için de herkesin oraya çıkma isteme arzusu, hatta belki şehveti, tahrik ediliyor. Bu yüzden televizyona çıkamamış insan için asıl yıkıcı yan televizyona çıkarken kazanılacak olan saygınlığın kaybedilmesi korkusudur. Şöyle ki Harold’ın annesinin televizyona çıkacak olması haberi bile toplum içinde ona saygınlık ve ehemmiyet kazandırmaya başlamıştır. Doğal olarak bunun bile yitirilmesi şahsiyetini bu tür değerler üzerine inşa etmiş insanlar için çok yıkıcı olabilir. Bu sıradan insan olma korkusudur ve sıradanlık gösteri dünyasında ayıplanan bir şeydir. Sözde sergileyecek yeteneği ve özel bir yanı olan insanların gösteri dünyası için araçsallaştırıldığı ve televizyona çıkarıldığı bir toplumda sıradan insan, şöhret kültüründe var olmayan insandır. Televizyona çıkmadıktan sonra yaşamanın ne anlamı var sözünün bir norm haline geldiğini yüzümüze vuran 1995 yapımı ‘to die for’ filmi bu konuda yardımcı olabilir. Bu kültür sosyal medya çağı ile beraber asıl zirvesine ulaşmış bulunmaktadır, herkes o alana çağırılırken, izleyen ve izlenen olarak orada olmayan var olmamıştır. 

Yalnızlıktan kaçmak için fantezi dünyasına kaçan anne gerçeklikle bağını koparmaya başlar, şov dünyasına dahil olabilmek için kilolarını kaybetmeli ve beğenilebilecek bir imaj inşa etmeli. Kilo verme, fit bedenler, spor salonlarında geçen ömürler gösteri kültürünün bir parçası çünkü herkes elinde bir ekran ile gözetlerken aynı zamanda gözetlendiğinin farkında. Elde edilen imajın, popülaritenin, kaybedilecek olması ya da zarar görecek olması korkusu kişinin tüm enerjisini imajını korumasına itmektedir. Tüketim kültürü içinde tanımlanan ve değişen imajların sürdürülebilmesi için yeni trendlere ve modalara uyum sağlamak becerisine sahip olmayanlar yok olmaya mahkumdur. Bu beceri internetin ortaya çıkardığı toplumsal yapı içerisinde her daim online olmayı gerekli kılmaktadır. Zaten artık imaj için gerekli olan ürünlerin alımı da bir tık mesafede olması ile gösteri ve tüketim aynı alana taşınmıştır. İlk örneklerini alış-veriş kanallarında gördüğümüz bu fenomen internet ile başka bir boyuta taşınmıştır. 

Çekim teknikleri açısından film kesinlikle vermek istediği hissiyatı başarı ile veriyor. Bir baş dönmesi, uyuşma hali ve karamsarlık çekim teknikleri ile başarılı bir şekilde veriliyor. Yönetmen yapmak istediklerini yapabilmesi açısından başarılı bir iş ortaya koymuş. Özellikle yakın plan çekimlerle, bazı görüntülerin hızlandırılması ve bu görüntülerin bir kısmının tekrar tekrar kullanılması seyircinin beynine girmeye çalışıyor yönetmen. Bunda da başarılı oluyor. Farklı lenslerin kullanılması da filmin psikolojik dünyasına yardımcı oluyor. Yakın çekimler, hareket halindeki kamera, tekrarlar, hızlandırılmış görüntü ve gerilim müziği ile seyirci karakterlerin beynine girebilme imkanı buluyor. Bu çekim teknikleri ile uyuşturucu almış gibi hissediyor seyirci ve karakterlerin yaşadıklarına görüntü aracılığıyla kurulabilecek en yakın teması kuruyor. 

Burada kullanılan imgelerin çekim teknikleri ile nasıl farklı anlam ve hissiyatlar ortaya çıkardığı, görüntünün hakikati ne kadar temsil ettiği mevzusu üzerine düşünmeye davet ediyor. İmge temsil ettiği şeyi yani asılı başka bir boyuta taşıyarak hissettirmeye çalışır. Asıl değil temsildir ve görüntü ile temsiliyetin artığı modern dönemlerle beraber insanlar görüntü olmadan kavramakta zorluk çekmeye başladılar. Grafik işlerin artışı, fotoğrafın ve videonun daha etkili olması insanın aklının görüntüye daha yatkın olduğu doğal olarak temsillerle anlamaya daha meyyal olduğunu gösterdi. Fakat imge ve görüntü bir o kadar da yanıltıcıdır ve bu yüzden tefsir gerektirir. Bu tefsir daha çok psikanalitik bir karakter taşır ve rüyalarda olduğu gibi her şeyin bilinçaltında çok daha travmatik ve semptomsal bir karşılığı vardır. Bu analiz yöntemi insanın tamamlanmış, kemal gösteren yönlerinden değil eksik ve sapık yönlerinin irdelenmesidir. Bu yüzden film yorumlama alanında en hakim yöntem psikanalitiktir, hatta senaryo yazımında bile en çok ilham alınan yöntemlerden biridir, bahsi geçen film gibi.

Son olarak filmde çokça tekrar edilen bir slogan üzerinden seyircide oluşturulan kazanan duygusunun sahteliği ortaya çıkıyor. ‘We got a winner’ yani bir kazananımız var diyerek sahneye davet edilen seyircinin bir kaybeden olduğu ortaya çıkıyor. Bu toplumsal düzen insanlara kendilerini kazanan olarak hissettirirken kaybettikleri üzerine bir an dahi olsun düşünmelerine fırsat vermiyor. Bazı kazananları olabilir fakat kaybedenlerinin sayısını tahmin etmek bile güç. Kaybedenleri kenara itip yeni kazananlara yer açma becerisi çok gelişmiş bu toplumsal düzen, gösteri toplumunun değerlerini taşıyacak bireyleri sahneye çıkarmak için yeni gösteriler ve seyirciler üretiyor. Bu düzen için kimyasal uyuşturucu ne ise toplumsal uyuşturucu olan televizyon ve internet aynı ehemmiyete sahiptir. Kapitalist sömürü kültürünün üretilmesi için tüm eğlence sektörleri, maddi-manevi, iş birliği içinde ve senkronize bir halde hareket ederek bu kültürün hegemonyasının sürdürülmesi için tüm mekanizmaları kullanıyor. Uyuşturucudan bahsederken beyinleri uyuşturan kimyasallardan bahsedip, mevcut sosyal ve kültürel düzenin kurumlarını göz ardı etmek bunlar tarafından uyuşmuş beyinlerin özelliğidir.

Go to TOP