Son Yazılar

Etiğin Yükselişi

İnsanlar aralarına mesafe koyup uzaktan eğitime, uzaktan çalışmaya, uzaktan eğlenmeye ve hatta uzaktan aşka doğru sürülürken aynı zamanda yakından sevmeye olan ihtiyaç artıyor. Sosyal ilişkiye olan vurguya bir yapay gerçeklik filminde denk gelebiliyor ama aynı zamanda dijitalleştirilen her etkileşimin sosyal insanın tabutuna bir çivi çaktığını biliyoruz.

İnsan insanın kurdudur zamanlarına geldik diye endişelenmek için tüm sebepler ortada iken, insan insanın umududur dedirtecek haberlerde geliyor. İnsanlar kültür emperyalizminin tornasından geçerek birbirlerine benzemelerine rağmen, hala toplumlar olaylara farklı tepkiler veriyorlar. Endişe ve panik ile marketlere saldıran ve stok yapan insanların yanında, günlük hayatının akışına bir iki tedbir ekleyerek kaldığı yerden devam eden insanlar var. Batı toplumları diye tek bir kategoriye konulacak ülkeler, birbirlerinden farklı tepkiler gösteriyor. Kimisi gerçekçi davranıp, panik havasından öte bir toplum makinesi gibi uyum içinde hareket ederken kimileri bencilce davranıp market raflarını talan ediyor.

Burada bireyselleşmiş ve bencilleşmiş toplumların farklılığı ortaya çıkıyor. Bireyselciliğin hakimiyeti bencilliğin hakimiyeti demek değildir fakat bireyselleşmenin aşırı ben vurgusu bencilliğin yeşerme sahası olduğu kesin. Aynı toplumlardan gelen farklı tepkiler bu bakış ile de değerlendirilebilir. Panik havasında kendi faydasını maksimize eden rasyonel insan ve aynı zamanda acıyı bertaraf edecek ve hazzı artıracak utilitarian insanın davranışlarını gözlemliyoruz.

Bu paniğin ana sebeplerinden biri açlık korkusu. İnsanlar yine aç kalmak ile imtihan ediliyorlar ve market raflarının hâli panik havasının etkisini gösteriyor. Gerekli tedbirler alınması durumunda virüsün bulaşmayacağı anlatılmasına rağmen, insanlar her market alışverişine son alışverişleriymiş gibi çıkıyor. Bu son alışveriş, son öğün düşüncesi, doğal olarak ölümün yakınlığını hissetme bilincini içermiyor. Son alışveriş, rafta kalmış son ekmekleri alarak açlık ihtimalini ötelemek ve bunu başkasını açlığa sürükleme pahasına yapmak olarak neticeleniyor. İhtiyacından fazlasını almanın yaratacağı sıkıntıyı düşünmeden bencilce hareketlerin olduğu yerde panik havasının virüsten daha hızlı bulaştığı gözlemlenebilir.

Bir bencillik epidemisinden bahsedilebilir, fakat insanlar toplum bilinci ile de hareket ediyorlar. Mesela hayatlarını onlar için feda eden bir sağlık çalışanına minnet borcu duyuyorlar, fakat bu ‘kendini sevdiğin gibi komşunu sev’ anlayışına sahip bir topluma tekabül etmeyebilir. Çünkü karşılıksız iyiliklerin azaldığı bir toplumda görev dağılımı vardır. Aslında duyulan minnet, falan meslek grubu bu görevini bu panik döneminde bırakmadığı içindir. Herkes gibi paniğe kapılmadan işini gerçek bir profesyonellik içinde gerçekleştirdiği için. Bencilce evinde stok yapmış bir topluluğun bu iyilik arzusunda aşkın bir amaç araması söz konusu olamaz. Bazı sağlık çalışanları bu gerçeği insanların yüzlerine bu cümlelerle vurdular; ‘yardımınıza o milyonları ödediğiniz futbolcular koşsun.’

İnsanlar hala bencil ve bilinçsiz makinelere dönüştürülmedi, bu kesin ve bu salgın iki dünya arasında gidip gelme tarihi olan insanlık tarihininin bir devamı. İnsanlar birbirlerinin kurdu iken, birbirlerinin umudu ve sığınağı da oluyorlar. Bu hastalığın asıl tehdit ettiği grup olan yaşlı insanların gözden çıkarıldığını gösteren hareketler var. Yaşlılığın ayıp ve yük görüldüğü bir toplumdan bahsediyoruz. Yoksa o kırışıklıkları silme çabası neye tekabül ederdi. Ya da ab-ı hayat iksirini arayan modern tıp eksik ve kusurlu genleri silme aşamasına niye gelsin. Eskimiş ve kırışmış bir deriyi yenisi ile değiştirme ve beyne çip ekleme çabası artarak devam ediyor. Bu tıbbi gelişmeler bir sürü etik mevzu barındırırken, yaşlıların ölümüne karşı umursamaz olmaya meyilin yine benzer etik sorunlar barındırdığı açık. Bu etik mevzular kimin ölüp kimin yaşayacağına kim karar verecek sorularını barındırıyor.

İnsanlar hala bencil ve bilinçsiz makinelere dönüştürülmedi, bu kesin ve bu salgın iki dünya arasında gidip gelme tarihi olan insanlık tarihininin bir devamı. İnsanlar birbirlerinin kurdu iken, birbirlerinin umudu ve sığınağı da oluyorlar. Bu hastalığın asıl tehdit ettiği grup olan yaşlı insanların gözden çıkarıldığını gösteren hareketler var. Yaşlılığın ayıp ve yük görüldüğü bir toplumdan bahsediyoruz. Yoksa o kırışıklıkları silme çabası neye tekabül ederdi. Ya da ab-ı hayat iksirini arayan modern tıp eksik ve kusurlu genleri silme aşamasına niye gelsin. Eskimiş ve kırışmış bir deriyi yenisi ile değiştirme ve beyne çip ekleme çabası artarak devam ediyor. Bu tıbbi gelişmeler bir sürü etik mevzu barındırırken, yaşlıların ölümüne karşı umursamaz olmaya meyilin yine benzer etik sorunlar barındırdığı açık. Bu etik mevzular kimin ölüp kimin yaşayacağına kim karar verecek sorularını barındırıyor.

Buna etiğin yeniden yükselişi diyorum ve bu hala makine değil ahlak ve moral sahibi olduğumuzu gösteriyor. Fakat kimin etiği? Çünkü insanın insan ile karşı karşıya getirildiği, yarıştırıldığı bir zihin dünyasından çıkacak etik düzlemde zayıflara yer yoktur. Emperyalizmin kapısına getirdiği savaşın sonucu olarak evsiz ve topraksız kalmış mültecinin hayatının yaşamaya değer olduğunu hatırlayacak bir ahlaki anlayışın azaldığını ama yok olmadığını görüyoruz. Tüketim emperyalizminin talan ettiği doğa ve dengesi bozulan dünyada toprakları sürülemez hale gelen mülteciyi hangi ahlaki anlayış mülteci değil de dayandığı topraklar üzerinde hak sahibi görecek.

Birileri tüketim pastasından en büyük payı alırken, birilerinin payına kırıntılar bile düşmüyor. Etik, yani ahlaktan müteşekkil olduğumuzu hatırlatan zamanlardan geçiyoruz. Mesela eve kapanmaktan dolayı artan video tüketimi (film ve oyun), ortaya bir etik karar-verme kavşağı daha getirdi. Bu filmlerin yüksek kalitede izlenmesinden dolayı internetin sıkıntı yaşadığı ve herkese eşit erişim hakkı verilemediği konuşuldu. Bunun için yayıncıların yüksek kalite seçeneğini kaldırmaları ya da izleyicilerin düşük kaliteyi seçmeleri tavsiye edildi. Etik, aldığımız kararların diğer insanların hayatı üzerinde oluşturacağı etkiyi düşünmemizi sağlıyor. Bu düzenin işlemesi lazım diyerek internet kullanımını azaltabiliriz ya da başkalarının da buna erişim hakkının benimki kadar değerli olduğunu gözeterek karar verebiliriz.

Bu olağanüstü zamanlar bize toplum olmayı yeniden öğretiyor veya hatırlatıyor. Bir yandan otobüste öksüren bir insanı düşman unsur olarak kodlayıp kendimize düşman bellerken, diğer yandan bu işin içinden toplumsal bir çabanın ürünü olarak çıkacağımızın bilincindeyiz. Krizler hesaplaşma zamanına dönüşüyor ve her birimiz bir diğerine hesap soruyor ve aldığı kararların sonuçları ile yüzleşmeye çağırıyor.

İnsanlar aralarına mesafe koyup uzaktan eğitime, uzaktan çalışmaya, uzaktan eğlenmeye ve hatta uzaktan aşka doğru sürülürken aynı zamanda yakından sevmeye olan ihtiyaç artıyor. Sosyal ilişkiye olan vurguya bir yapay gerçeklik filminde denk gelebiliyor ama aynı zamanda dijitalleştirilen her etkileşimin sosyal insanın tabutuna bir çivi çaktığını biliyoruz. Sosyal media’da geçen sosyal kelimesi geleneksel anlamı ile sosyal değil, sadece bir ağın varlığına işaret.

İzlediğimiz videolara erişmek için lazım olan teknolojik aletlerin ve elektrik gücünün doğaya olan maliyetini düşünürken kahroluyor ve fakat çıkan her yeni alet ve platform bu tüketimi artırıyor. Hayatımızın her anı etik kararlar barındırıyor ve iki dünya arasında gidip geliyoruz. Kazananın konfor, uyumculuk ve haz olduğunu söylemek lazım fakat her yeni kriz bir yüzleşme fırsatı sunuyor.

Bu bir tercih meselesi ve evimin koltuğunun rahatlığında her şeye erişebiliyorum diyerek kendimizi ikna ederken, doğada yapılacak bir yürüyüşün ruhumuz ve vücudumuz dolayısı ile virüs ile mücadelemiz üzerinde olumlu etki yaratacağı konuşuluyor. İnsanlar ile aramıza mesafe koymaya zorlanırken, bir güç yakınlaşmayı ve birbirimizi gözetmenin çıkar yol olduğunu fısıldıyor.

Go to TOP