Son Yazılar

Aynı Gemide Miyiz?

Tüm bunlar, neo-liberal mantığın her şeyi ve herkesi piyasa alanı içerisine alarak metalaştırmış olmasının sonucudur. Yaşamı idame ettirmenin bir gerekliliği olarak sağlığa erişim hakkı piyasa mantığı içerisinde şekillenmektedir. Bu durum, kısıtlanan sosyal güvenlik harcamalarının yarattığı bir gerçekliktir.

Virüsün küresel hale gelmesinden bu yana, uluslararası alana etkilerine, küreselleşmenin akıbetine, değişecek olan iktidar ilişkilerine, gözetim ve dijitalleşme süreçlerine dair sıkça yorum ve analizlere denk geldik. Fakat virüsün sınıfsal boyutunu ele alan analizlere daha az rastlıyoruz ve sosyal sınıflar arasında bazı sınıfların ayrıcalıklı olduğunu unutuyoruz. Virüsün sınıfsal etkilerinin neler olduğunu konuşmuyoruz. Bu yazı, çok kapsamlı bir analiz olmamakla birlikte genel bir görünüm vermesi açısından önemli olacağı kanaatindeyim.

Korona virüsünün tüm dünyaya yayılması ile birlikte virüsün sınıfsal engel tanımadığı ve ‘aynı gemideyiz’ retoriği de virüs gibi yayılmış durumda. Virüsün yayılım şekli ve farklı sınıfsal özelliklere sahip kişiler arasında görülmesi, bu tür yorumların yapılmasına neden oluyor. Bu konuda cevaplanması gereken iki soru öne çıkıyor. İlki virüs gerçekten sınıfsal engel tanımıyor mu? Ya da virüs için risk grupları yok mu? İkincisi ise, ne zamandan beri aynı gemideyiz ve kimlerle beraberiz? Neden felaketler ve krizler zamanı hep aynı gemide olduğumuzu hatırlıyoruz veya birileri bize hatırlatıyor?

İlk olarak virüsün sınıfsal engel tanımadığı iddiası tutarlı bir yaklaşım oluşturmuyor. Elbette farklı sınıflardan insanlara virüs bulaşıyor fakat virüsün yayılımının, eşitsizliklere maruz kalan sınıflar arasında daha fazla etki ettiği kaçınılmaz bir gerçek. Risk grupları içerisinde bazı sosyal sınıflar daha fazla öne çıkıyor. Birileri, enfekte olan devlet başkanlarından, bürokratlardan veya ünlü kişilerden bahsedebilir. Fakat ‘öz karantina’ uygulamasına kimlerin sahip olduğu veya olamadığı da biliniyor. Yani virüsün bulaşabileceği kişiler arasında belirli bir sınıf diğer kişilere göre daha fazla risk oluşturuyor. Bu sınıfı ‘güvencesizler ordusu’ oluşturuyor. Bu sınıf sosyal tabakalaşma içerisinde en altta yer alıyor. Güvencesizlerin çalıştıkları iş kolları fiziksel mesafenin gözetilmediği ortamlardan oluşuyor veya tamamen risk grubu içerisinde bulunuyorlar.

“Kendi kendini karantinaya almak, sağlam bir ekonomik ve toplumsal sermayeyle donanmış bir zengin ayrıcalığıdır.”

Virüsün bulaştığı ülkelerde gerçekten bütün insanların karantinada kalabilecek imkânları var mı? Bu soru toplumsal eşitsizliği netleştiren önemli bir olgu olarak karşımızda durmaktadır. Karantina herkes için mümkün değil ve güvencesizlerin hayatı eve sığamıyor. Öte yandan bu güvencesizler ordusu, virüsün bulaşıcılığı karşısında korunmasız ve bunların ücretli izne ayrılma gibi bir lüksleri yok. Ama üst ve orta sınıfın ‘karantina romantizmi’ yapabilmek gibi bir ayrıcalığı var. İzlenecek filmler, okunacak kitaplar, online dersler bu sınıf için pekâlâ mümkün. Tarihçi Laurence Monnai’nin şu ifadesi karantinanın sınıfsal boyutunu net bir şekilde göstermektedir: “Kendi kendini karantinaya almak, sağlam bir ekonomik ve toplumsal sermayeyle donanmış bir zengin ayrıcalığıdır.”

Karantina altında olma veya eve kapanma durumu herkes için geçerli değil. Günlük çalışan işçilerin ekonomik dayanakları olmadan eve kapanmalarının imkânı yok. Zenginler, tatil beldelerine gidebilirken, orta sınıf, çocuklarıyla evlerde kalmış durumda ve işçi sınıfı yani alt sınıf çalışmak için dışarıda. Bu, Amerika gibi ülkelerde var olan kast sistemini gözler önüne sermektedir. O zaman şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; virüs mevcut eşitsizlikler üzerinden alan açarak derin tahribatlara neden olmakta ve virüsün güvencesizler arasında bulaşma riski artmaktadır.

Güvencesizler ordusu içerisinde yer alanların durumunu cinsiyet açısından da değerlendirmek mümkün. Virüsün kadınları biyolojik olarak erkeklere oranla daha az etkilediği bilinmektedir. Fakat sosyal ve ekonomik açıdan en fazla etkilenenler kadınlar olmaktadır. Çünkü kadınlar, çocuk bakımı, şiddet, iş kaybı gibi sorunlar ile baş etmek zorundalar. Okulların kapalı olması yaşanan süreci zorlaştıran önemli bir faktör olmaktadır. Çin’de yaşanan kısmi normalleşme ile birlikte karantina sürecinin boşanma oranlarının ciddi oranda artışına sebep olduğu görülmektedir. Kadınların da bu açıdan değerlendirildiğinde eşitsizler içinde daha eşitsiz konumda oldukları görülmektedir.

Virüsten dolayı Siyah ve Latin ırk arasında ölümler aşırı derecede sıçramış durumda. Niye? Çünkü çevresel ırkçılık, gelir eşitsizliği sağlık durumunu etkileyen şeyler. Eşitsizlik bunlara eşlik eden bir hastalık.”

Dünya genelinde yaşanan ölümlerde sosyo-ekonomik duruma dair verilerin ışığında net bir analize ulaşmak için henüz erken olsa da, ölümlerin sağlığa sağlık hizmetine erişimde sorun yaşayan ve kronik sağlık sorunları yaşayanlar arasında yaygın olduğu bilinen bir gerçek. Amerika Temsilciler Meclisi üyesi Alexandria Ocasio-Cortez korona virüsten kaynaklı ölümlerin Siyahiler ve Latinler arasında daha fazla olduğunu iddia etmektedir: “Virüsten dolayı Siyah ve Latin ırk arasında ölümler aşırı derecede sıçramış durumda. Niye? Çünkü çevresel ırkçılık, gelir eşitsizliği sağlık durumunu etkileyen şeyler. Eşitsizlik bunlara eşlik eden bir hastalık.”

Bir diğer konu ise sokağa çıkma yasağının olduğu ülkelerde normalleşme yaşandığında kimlerin işsiz kalacağı. Bu da üzerinde çokça kafa patlatılacak ve tahmini zor bir mesele değil. Çünkü yine işçi sınıfı hem virüsün kendisinden hem de virüsün sonuçlarından potansiyel olarak zarar görecek kesimi oluşturuyor. Ekonomik durgunlukta veya kriz durumunda, zenginler sermayelerini tüketirken, güvencesizler ise kendini kapı önünde bulacak. Bütün yükün alt sınıfa bindirildiği/bindirileceği bir pandemide tehdit yönünden sınıfsal farklılığın olmadığı iddiası safsatadan öteye geçmemektedir.

Mevcut durumu devletler arasındaki farklılıklardan veya bazı devletlere karşı uygulanan ambargolar üzerinden okumakta da pekâlâ mümkün! Sağlık sistemlerinin hasar gördüğü veya ilaç erişiminin kısıtlandığı ülkeler ile gelişmiş ülkelerin virüs ile mücadele etme imkânları kıyaslanamaz düzeyde farklılıklar arz ediyor. Yine temel insani ihtiyaçlara erişimde sorun yaşayanlar, yerinden edilenler dezavantajlı grupları oluşturuyor. Aynı şekilde Afrika ülkelerinde görülecek vakaların nelere yol açabileceği de aşikâr. Sınırlarda ve kamplarda hijyensiz koşullar altında yaşayan mültecilerin de bundan pek farkları olmayacak. Bunun adı ‘al(t)ta kalanın canı çıksın oluyor.’ ve ‘gizli el’ in kurtarıcılığı, yerini çaresizliğe bırakıyor.

Tüm bunlar, neo-liberal mantığın her şeyi ve herkesi piyasa alanı içerisine alarak metalaştırmış olmasının sonucudur. Yaşamı idame ettirmenin bir gerekliliği olarak sağlığa erişim hakkı piyasa mantığı içerisinde şekillenmektedir. Bu durum, kısıtlanan sosyal güvenlik harcamalarının yarattığı bir gerçekliktir. Piyasalaştırma, halk sağlığı ile piyasa sağlığı arasında uçurum yaratmıştır. Halk sağlığı, piyasa sağlığı karşısında yenik düşürülmüştür. Eşitlik ilkesini muhafaza edemeyen devletler, gizli elin yarattığı rekabet ortamından kazanç elde etmeye çalışmaktadır. Halk sağlığının piyasa odaklı dönüşümü, yerini insanın odakta olduğu tersine dönüşüme bırakmalıdır. Virüs, mevcut toplumsallığın sonunu getirecek gibi duruyor. Dünya şu an ‘OHAL’ durumu içerisinde yaşadığı için pandeminin etkileri normalleşme zamanlarında daha iyi görülecektir.

Şimdi herkesin aynı gemide olduğu söylemi üzerine düşünelim. Güvencesizler ordusu, geminin içinde mi? Veya gemi içerisinde olmanın pratik sonuçları nelerdir? İlk olarak güvencesizler, gemi içerisinde köle gibi çalıştırılırken; üst sınıflar zenginlik içerisinde yaşamakta ve sermaye birikimini gerçekleştirmektedirler. Solunum cihazı satın alabilme lüksüne sahip olanlar ile solunum cihazı eksikliğinden ölenlerin aynı gemide olduğu iddiası sosyal gerçeklikle ne kadar uyumlu? İkinci olarak da gemi içerisinde yaşanacak bir kriz durumunda ilk atılacak olanlar da yine güvencesizler olacaktır. Bu nasıl bir gemi ki içinde var olma ile yok olma arasında fark gözetilmiyor? Dolayısı ile hepimiz aynı gemide değiliz. Bu söylem, gemi su almaya başlayınca neo-liberal ideolojinin kullanışlı argümanına dönüşüyor. Romantizm içermesi nedeniyle de çok çabuk bir şekilde dolaşıma giriyor. Şimdi düşünme zamanı!

Korona virüs yayılımı bir şekilde sona erecek. Fakat geleceğe dair konuşmanın şimdi tam zamanı! Mevcut sistem, yaşattığı krizler ile dünyayı ve yaşamı yaşanılmaz kılmaktadır. Piyasa her şeyi yönetemiyor. Öncelik piyasanın batışını önlemek değil, güvencesizler ordusunun nasıl daha güvenli hale geleceğini konuşmaktır. Bu açgözlülük ve doyumsuzluk karşısında yaşanılabilir bir dünyanın koşulları tartışılması gerekiyor. İçe kapanmanın, ötekiler inşa etmenin değil dayanışmanın ve iş birliğinin yolları aranmalı. İnsani bir yaşam herkes için mümkün!


Go to TOP