Son Yazılar

Sınıfların Eşitliği ve Korona: Evde Kalabilenlere Çağrı

Eşitlik ortadan kalktığı gibi bundan yoksun olanların yüzüne vurulmaktadır. Ne yapmaları gerektiği, ideal olanın neler olduğu çok kibar bir ses tonu ve gülümseyen bir yüz ile belirtilerek evde kalamayanların kalbi yaralanmaktadır.

Bu tür bir yazının yazılması da okunabilmesi de çok büyük bir oranda ‘sınıf’ ile ilgili gözükmektedir. İnsanlar arasındaki farklılıklar tarihte olduğu gibi bugün de varlığını devam ettirmektedir. Bu sınıfsal farklılıkların örneklerine tarihte Avrupa’da olduğu gibi, Osmanlı’da, dünyanın bambaşka yerlerinde, örneğin Japonya’da da rastlanılmaktadır. Burada bu farklılıkların ayrıntılarına girip nerede ne olduğunu tefarruatla yansıtmak işbu yazının ana konusu değildir.

Peki bu farklılıkları zaman zaman daha fazla görünür kılıp gerilim oluşturan güç nedir? Günümüz Türkiye’sinde farklılıkların güçlenerek kendini belli etmesinin sebebi nedir? Bir fenomenin oluşumu büyük çoğunlukla birden fazla sebebe dayanır. Her bir sebep, bütün halinde bulunan toplumsal olgu veya olayın bir tarafını aydınlatır. Bu yazıda ise etik, ahlak yoksunluğu, eşitlik, eşitsizlik ve adalet gibi kavramlardan yola çıkarak mezkûr sorular kısmi şekilde açıklanmaya çalışılacaktır. Öncelikle toplumsal sınıfların varlığı su götürmez bir gerçekliktir. Hatta öyle ki toplumsal sınıflar toplumun doğasında ve aşkın olarak bulunmaktadır. Müslüman nüfusunun yaygın olduğu Türkiye’de sıklıkla Allah’ın “parayı istediğine, ilmi ise isteyene vereceği” belirtilmektedir. Ayetlerde Allah’ın, rızkı bazı kişilere fazla verdiği bazıları arasında ise eşit olarak dağıttığı belirtilmektedir. Dolayısıyla İslami temelde de insanlar arasında maddi açıdan bir takım farklılıkların olacağı en başından belirtilmiştir. Hiç kuşkusuz insanlar arasında farklılığa sebebiyet veren başka sebepler de sıralanabilir. Fakat bu sebepler arasında en belirleyici ve de görünür olanı ekonomik farklılıklardır. Güneşin varlığı kadar gerçek, suya olan ihtiyacın mevcudiyeti kadar da eski ve doğal. Bu özellikler sıralanırken bizlerin sorması gereken bir soru bulunmaktadır: farklılıklar doğal ve hatta aşkın bir gerçeklik iken ne oluyor da birilerinin kendi ekonomik platformlarının sağladığı olanaklar diğer insanları rahatsız ediyor? Kimileri çıkıp bu soruya eşitsizlik kavramı ile cevap verebilir. Haklılık payları vardır fakat yeterli değildir. Ezeli insani farklılıklar beraberinde eşit olmama fikrini zaten getirecektir. Bu, tarihin aktörleri olan insanlar ve toplumların kabul etmediği bir gerçeklik de değildir. İnsanın doğumuyla başlayan… Düşünsenize, bir tıp fakültesi hastanesinde yapılan doğumda anne ve bebeğin kalacağı odalar “hasta odası, özel oda, vip oda” şeklinde sınıflandırılıyor. Bu ayrımın neye göre yapıldığı ise malumunuz. İnsan uzundur, insan kısadır. İnsan şehirlidir, insan taşralıdır. İnsan kadındır, insan erkektir. İnsan varlıklıdır, insan yoksuldur. Her birinin bir diğerinden farklılıkları vardır ama zıttı da değildir. Eşitsizliği doğuracak özellikleri barındırırlar. Kısa boylu bir insanın mucizevi bir şey olmadıkça iki metrelik bir NBA oyuncusunun üzerinden smaç basması imkânsızdır. Bu bir eşitsizlik midir? Evet, çok büyük oranla kabul edilebilir ve sorun edilmeyecek bir eşitsizliktir. Doğaldır. Taşralı bir gencin temiz hava ve doğal yiyeceklerden kaynaklı sahip olduğu sağlıklı ve zinde bir vücut ile şehirli gençlerin fastfood yiyecekler tüketmesi, elbette de ikisi arasında eşitsizliği ortaya çıkarmaktadır. Bu bir sonuçtur. Bir sorun olarak görülemeyecek bir sonuçtur. Burada var olacak ya da var olan sorun, fastfood zincirlerinden alınan patates kızartmasının sarımsaklı mayonez ile tüketilmesinin ideal, olması gereken en mükemmel tüketim davranışlarından birisi olarak gösterilmesidir. Bu gösteriyi midesinin bütün öğütücü asitleriyle kabul edip, ideal bir insan olduğuna inanan insanların varlığı bir sorundur. Bu örnekte aktörlerin yerlerini ve olay örgüsünü de değiştirebilirsiniz. Her halükarda kendini biricik olarak gören, ötekinin dışlanması ya da dönüşmesi uğruna hareket edecektir. Bu sorunlu insan güruhunun, bu davranışı sergileyemeyen ve sergilemek istemeyen diğerlerini hakir görmesi ya da bu amaca ulaşmaları için onlara bazı önerilerde bulunması sorundur. Elbette burada verdiğim örnek basit ve hatta bayağı bir örnektir. Bu duruma neden olanların bayağılığı ile orantılı olarak. Farklılıklar arasında eşitsizliklerin olması doğaldır. Burada sorun olan, mantıki olarak, bir farklılığın sahip olduğu olanağın veya davranışın ideal ve ulaşılması gereken şeklinde yansıtılması ve bu yansımaya bakan diğer farklı olanın yönlendirilebilir olduğunun düşünülmesi, silikleştirilmesi ve hatta hedef gösterilmesidir. Öyle ya modernleşme, farklılıkları kabul etmeme suçunun en büyük failidir. Bir hedef olarak ideal vücut ölçülerimiz bile vardır. İnsan kendini modern görüyorsa, vah ki modern kalıpların dışında olanların haline. 

Şimdi diyeceksiniz, bu yazdıklarının yazının başlığı ile bir alakası mı var? Tabi var. Bu davranış, yani kendi varlığının öteki üzerinden inşa edilmesi ve kendi varlığının hakikatine olan inanç ile öteki olanı eleştirip şekillendirmeye çalışmak, mevcut insanların düşünce yapısının en temel özelliğidir. Bu durumda insanlar ölçü olarak kendilerini alıp, oluşturdukları dünyadan diğerlerini kendilerine doğru hızla yaklaşmakta olan bir göktaşı gibi görmüyorlar mı? Hâlbuki farklılıklar bu dünyanın belki de en belirgin özelliğidir. İnsan uzundur, insan yoksuldur. İnsan kısadır, insan şehirlidir. İnsan varlıklıdır, insan taşralıdır. Varlıklı olmakla oluşturduğun dünya ile bambaşka özellikler ile senden farklı koşullarda ve seninle eşit olmayan birisini nasıl eleştirebilirsin, nasıl olur da samimiyetle(!) öğütler veririsin? Ekonomik farklılıklar, oluşturduğu farklı toplumsal tabakaların davranışlarını, hayattaki önceliklerini, kaygılarının oluşma nedenlerini ve hatta duygusal tepkilerini farklılaştırmaktadır. Dolayısıyla burada farklılık neticesinde oluşan gruplar arasındaki eşitsizlikten bahsedilebilir. A ile B’nin farklılıkları ontolojiktir. Dolayısıyla sınıfların eşitsizliği de normaldir. Normal olmaması gerek şey ise, bir dereceye kadar kabul edilebilir olan sınıflar arasındaki eşitsizlikler listesine mevcut sistem içerisinde yeni sayfaların eklenmesidir.Fakat burada her ne kadar farklılıkların eşitsizliği kabul edilebilir olsa da A ile B’nin ortak sahip oldukları şeyler de bulunmaktadır. İşte bu durum A ve B’nin eşitliğini oluşturmaktadır. Sınıflar arasındaki gerilim ise büyük çoğunlukla bu eşitliğin ortadan kalkması ile vuku bulmaktadır. Bu bir eşitliğin kalması ise eşitsizlikler listesine yeni bir madde eklemek anlamına gelmektedir.  Peki, toplumsal sınıflar arasında doğal ve aşkın, dolayısıyla da kabul edilebilir olan bazı eşitsizliklerin yanı başında bulunan ‘sınıfların eşitliği’ neleri ihtiva etmektedir? Bu sorunun cevabı hiç kuşkusuz insanlığın içinde bulunduğu şartlara göre değişiklik göstermektedir. Çünkü biraz önce ifade ettiğim gibi eşitsizlikler listesi eşitliklerin ortadan kalkması ile genişlemektedir. Günümüz koşullarından hareketle ilgili soru ‘insanların tümünün varlıklarını devam ettirebilmesi için gerek duyduğu temel ve basit şeylerdir şeklinde cevaplanabilir. Toplum sınıfsal farklılıklardan oluşuyor olsa bile, bu sınıfları oluşturan her farklı insanın en basitinden ‘ekmek parası’ derdinde olduğu sizlerin de malumudur. Taşralı da sabah kalktığında kahvaltı yapma ihtiyacına sahiptir, uzun boylu da susamaktadır. Covid-19 tehlikesi altında kısa boylu da maske takmak ister, varlıklı olan da. İşte burada toplumsal sınıfların eşitliği bulunmaktadır. Bu eşitliğin ortadan kalması gerginliği oluşturduğu gibi, ekonomik platformu yüksek sınıfın eşitliği görmezden gelmesi var olan gerginliği daha da yükseltmektedir. Yoksa bir sınıfın N95 maske takması ile bir diğerinin cerrahi maske takması, toplumsal bir gerginliği oluşturacak bir neden değildir. Platformu sağlam olanın sabah kahvaltısında somon füme yemesi problem değildir. Çünkü bu sınıfsal farklılığın sonucudur. Problem değildir çünkü bir diğer sınıf akşam yemeğinde etsiz türlü ve bulgur pilavı yiyebilmektedir. Yiyeceğin türünde var olan farklılıklar bir gerginlik sebebi oluşturmamaktadır. Her ne kadar yeterli beslenilmese de insanın karnının doyması bu koşullarda yeterlidir. Çünkü yeterli ve sağlıklı beslenme eşitliği, artık eşitsizlikler listesinin bir maddesidir.  Gerginlik bir sınıfın yiyecek bir şey bulmakta güçlük çekmesiyle başlamaktadır. İşte bu bir sorundur. Çünkü elimizde, sınıflar arasındaki eşitlik listesinden belki de birkaç sayfa bulunmaktadır. Hayatı idame ettirmek için gerekli olan temel ihtiyaçlardan oluşan birkaç sayfa. Temel ihtiyacın karşılanmasında var olan güçlükler beraberinde kaygı ve sorumluluk sahibi olunan aile bireylerine karşı mahcubiyet getirmektedir. Korona günlerinde Türkiye’de yaşanılan ise tam da budur. Bu noktada birileri, sınıfların eşitliğini oluşturan yemek ihtiyacını temin etmekte güçlük çeken sınıfa ‘virüse karşı direnci güçlendirmek için düzenli beslenin’ tavsiyesinde bulunursa, var olan gerginlik artar. Kaygı ve mahcubiyet hisleri ile ne yapacağını bilemeyen bir babaya ‘direncini korumak için düzenli uyuyun’ denilirse, o kişi sınıfların temel ihtiyacı olan ve sermaye gerektirmeyen uykuya bile ulaşamadığının acısını yaşar. İnsanların farklı tip yataklarda yatması kabul edilebilir bir farklılıktır. Fakat bir insanın uyuyamaması bir problemdir. Korona günlerinde uyuyamayan ve yemek bulmakta güçlük çeken bir sınıfa, bu ikisinin öneminden bahsetmek eşitliğin yoksunluğunu göze sokmaktır. Yoksulluk zaten insanların kabul ettiği bir gerçekliktir. Yoksul birisi akşam yediği etsiz türlü ve bulgur pilavı ile sınıfların eşitliğini oluşturan temel ihtiyacını karşılayabiliyor olmaktan memnundur. Fakat bu akşam yemeğinin yoksunluğunu çekmeye başlamak ise insanların kaygısını, sorumlu olduğu kişilere karşı mahcubiyetini oluşturmaktadır. Burada önemle belirtilmesi gereken başka bir husus bulunmaktadır: yoksunluk dolayısıyla oluşan gerginlik ve kaygının, ‘kızgınlık ve hatta nefreti’ meydana getirmesi. Yoksun olan sınıfın sahip olduğu bu ikinci oluşum, büyük çoğunlukla, yoksunluk hissiyatına sahip olmayan sınıflar tarafından oluşturulmaktadır.

Covid-19 vakasının görüldüğü ilk zamanlardan bu yana dile getirilen ‘evde kal’ ve ‘hayat eve sığar’ gibi salgın günleri sloganlarının, yukarıda bahsedilen ‘kızgınlık aşamasının’ oluşmasındaki etkisinin analiz edilmesi gerekmektedir. Bu süreçte bazı sınıfların gündelik hayatları ve ekonomik durumları keskin bir şekilde değişirken sınıfların eşitliğini oluşturan temel ihtiyaçların karşılanmasında da zorluklar yaşanmaktadır. Temel ihtiyaçların yoksunluğu. Bir diğer taraftan da bu süreç içerisinde, sahip olduğu ekonomik yeterlilik ile ev içerisinde kendisine minimal bir gündelik yaşam oluşturabilen bir sınıf bulunmaktadır. Çok basite indirgersek eğer, evinde kalabilen bir sınıf ile evinde kalamayan bir sınıfın varlığından bahsedebiliriz. Bu, sabah kahvaltısında somon füme yiyen sınıf ile akşam bulgur pilavı yiyen sınıf arasında var olan eşitsizlik ile bir değildir. Kabul edilmesi de mümkün değildir. Evde kalabiliyor olmak ve evde kalamamak tüm sınıfların sahip olduğu ‘güven ile yaşayabilme hissiyatı eşitliğinin’ ortadan kalkmasıdır. Korona günlerinde bir sınıfın beş odalı bir evde kalması ile bir diğer sınıfın üç odalı evde kalabiliyor olması ‘güven ile yaşayabilme eşitliğini’ getirecektir. Mevzu bahis olan sınıfsal farklılıkların kabul edilebilir sonucu olarak farklılaşan ev tipleri değildir. Mevzu bahis sınıfların eşitliği olarak nitelendirdiğim ‘güven ile yaşayabilmek’ için evde kalabiliyor olmaktır. Korona günlerinde güvenli yaşam ihtiyacı dolayısıyla kalınan üç odalı evin kirasını ve faturalarını ödeyebilmek, etli olmasa bile bir tencere türlü için gerekli malzemeleri temin edebilmek kaygı ve mahcubiyet hislerinin oluşmasından ziyade kişinin hayata karşı memnuniyet duymasına neden olacaktır. Memnundur, çünkü bunları yerine getirebiliyor olmak mevcut eşitlikler listesinde bulunan bir maddenin yerine getirildiğini göstermektedir. Hâlbuki bu süreçte bazı sınıfların, özellikle de işçi sınıfının, ‘güven ile yaşayabilme’ eşitliğinin yoksunluğunu ve dolayısıyla bu yoksunluğun oluşturduğu kaygı, hayat memnuniyetsizliği ve diğer hissiyatları yaşadıkları görülebilmektedir. Yoksa eşitlikler listesinde bir madde eşitsizlik hüvüyeti ile liste mi değiştirmektedir?

Her kriz anında olduğu gibi Covid-19 doğrultusunda da insanların uyması için birtakım öneriler listesi hazırlanmıştır. Ellerin hangi yöntem ve ne kadar süreyle yıkanması ya da kıyafetlerin kaç derecede çamaşır makinasına atılması gerektiği gibi herkes tarafından uygulanabilir tavsiyelerin yanı sıra evde kalmayı öneren sosyal izolasyon gibi toplumsal sınıfların hepsi tarafından yerine getirilmesinin imkanı olmayan tavsiyeler de bulunmaktadır. Bazı sınıflar tarafından yerine getirilmeyen ‘evde kal’ çağrısı bu insanların kendi insiyatifiyle almış olduğu bir karardan ziyade ‘güven ile yaşayabilme’ eşitliğinin yoksunluğu ile zorunlu olarak aldıkları bir karardır. Ebeveynlerin kendi ailesinin varlığı hakkında duyduğu kaygı, çocuklarına karşı oluşan mahcubiyet hissi ve hesaplarına yatan çok cüzi bir para ile evde kalmaları ne derece mümkündür? Bu insanlar, çok basit ve yerinde bir mantıkla, bu şartlarda evde kalıp hayata karşı bağlarının zayıflayıp yok olarak toplumsal ölümlerini beklemek yerine, gözle görülmeyen düşmanın sessiz savaşını göze alıp en azından çocuklarına karşı mahcubiyetini azaltmak amacıyla dışarı çıkmaktadırlar. ‘Öyle de öleceğiz böyle de’ kararıyla hareket eden bu insanların varlığı görmezden gelinemez.  Sosyal hizmet politikalarının kaotik korona kararları doğrultusunda verilen 1177 lira ücretsiz izin desteği ile bebeğinin bez masraflarını ödemekte zorluk çeken ebeveynler pek tabii yoksunluk içerisindedir. Yıllardır dile getirilen üç çocuk yapılması teşvikini de hatırlamak gerekir. Bugün işkur önünde oluşan kuyruklar yoksunluğun boyutunu göstermektedir. İnsanlar evlerinde çocuklarına umutla bakabilmek adına evlerinden dışarıya çıkmaktadırlar. Ellerini yıkayıp, maske takan bu insanlara ‘evde kal’, ‘hayat eve sığar’ tavsiyeleri yapmak, bu insanların mevcut hislerinin yanı sıra kızgınlık ile hareket etmelerini sağlayacaktır. Çünkü dahil oldukları eşitlikler bir anda ulaşamadıkları, ulaşmak için çaba sarf ettikleri eşitsizlikler oluvermiştir. Dramatize edilmeyen, trajik ve kızgın bir dönem. Kızgınlığın, yoksunluğun, kaygının kimlere ait olduğu gayet ortada. Peki, bu hislerin daha fazla belirginleşmesini sağlayanlar kimler? Yapıcı olma amacıyla alınan fakat çok zayıf kalan resmi kararların yanı sıra -simgesel olarak ifade edilen- beş odalı evinde kalıp ‘sakin ol champ’ ifadesini kullanabilen bir sınıfın evde kal kampanyasına katkıda bulunacak söylemler ile evde kalamayanlara tavsiyeler vermesidir. Korona krizi sürecinin sağlık tarafını başarıyla yöneten Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın sahip olduğu üslup ve tavırlar devletin şefkatli tarafını göstermektedir. Fakat bir bilim kurulu toplantısı sonrasında kendisinin verdiği demeçte ‘evde kalın, sosyal izolasyonunuzu devam ettirin, Tolstoy ve Mustafa Kutlu okuyun’ gibi tavsiyeleri kime verdiğini sorgulamak gerekmektedir. Bugün Lev Tolstoy’un Savaş ve Barış isimli en bilinen romanı 35 lira civarındadır. Mustafa Kutlu’nun neredeyse bir günde okunabilecek hikâye kitapları ise ortalama 10 liradır. Devletin temin ettiği ücretsiz izin desteği ile bu kitapların alınamayacağı, alınmasının insanların aklına bile gelmeyeceği bir gerçekliktir. İnternet ortamından temin edilebilecek pdf kitapların okunması bile bir sınıf meselesidir. Öyle ya kimin evinde e-reader’ı, tableti ya da bilgisayarı var. Dolayısıyla bu tür tavsiyeler evde kalamayan insanların yoksunluk hissiyatının kendi içlerinde daha da büyümesine hayat, toplum ve devlet ile olan bağlarının zayıflamasına neden olabilmektedir. Bunun yanı sıra toplumun popüler yüzlerinin pervasız bir şekilde çektiği ve televizyonlarda dahi izlenilen ‘hayat eve sığar’ videoları, hayatlarını eve sığdıramayan bir kesimi nasıl da yaraladığını düşünmek gerekir. İşinin ehli bir iç mimar tarafından tasarlanan, ferah ve güneş gören bir evde ‘hayat memnuniyetine’ sahip bir yüz ifadesiyle ‘evde kal’ tavsiyesinde bulunmak tavsiye edilen kesime evde kalmanın önemini değil, bilakis kendilerinin hayata karşı bir memnuniyetinin olmadığını iletmektedir. Bu hissiyatı daha da derinleştirmektedir. Toplumsal sınıfların eşitliğini oluşturan etmenlerin ortadan kalkması adaletsizliği görünür kılmaktadır. Hâlbuki bu süreçte birisi beş odalı evinde spor yaparken diğerinin üç odalı evinde çocuklarına umutla bakabilmesi toplumsal adaleti sağlayacaktır. Eşitlik ortadan kalktığı gibi bundan yoksun olanların yüzüne vurulmaktadır. Ne yapmaları gerektiği, ideal olanın neler olduğu çok kibar bir ses tonu ve gülümseyen bir yüz ile belirtilerek evde kalamayanların kalbi yaralanmaktadır. Bu modern insanın davranış şeklidir. Ortamın kurallarına uyanlar ya da uyabilenler bir şekilde aynı yolu takip etmeyenleri ötekileştirir veya yola sokma çabasına girer. Neden aynı yolda olmadıklarını düşünmeden evde kalmanın ne kadar iyi olduğu hakkında güzellemeler yapabilirler. “Ben buna karantina demiyorum. Kendimi bulacağım bir koza” ifadesiyle, okuyacağı kitaplardan, izleyeceği filmlerden bahseden popüler bir yüz, bu sürecin ahlak yoksunluğunun en belirgin halini göstermektedir. Popüler olmayan fakat evinde kalabilen insanların da benzer davranışlar sergilediği çok rahat bir şekilde tespit edilebilir. Örneğin yaygın bir şekilde kullanılan twitter üzerinde çok basit bir profil taraması ile sınıfların eşitliğinin kabul edilemez bir eşitsizlik haline geldiği ve bunun diğer insanların gözüne sokulduğu ortaya konulabilir. #evdekal etiketini profiline yerleştirmiş kişilerin paylaşımları önemli bir veri kaynağı sunmaktadır. Evde kalarak neler yapılabileceğini okudukları kitapları, kütüphanelerini, evde yaptıkları yemekleri ve tamamladıkları puzzle’ları paylaşarak kendi yaşamlarından kesitler sunan bu insanlar bilmelidir ki aynı topraklar üzerinde evde kalamayan bir insan topluluğu bulunmaktadır. Onların 1000’lik puzzle’a verecek 100 lira paraları bulunmamaktadır. Çünkü onlar eşitsizlik haline gelmek üzere olan hayatın eşitliklerini kaybetmeme derdiyle dışarı çıkmaktadırlar.

İlk paragrafta belirttiğim gibi, bu yazının okunması da yazılması da büyük oranda bir sınıf meselesidir. Toplumsal sınıfların doğal ve aşkın fakat kabul edilebilir eşitsizliklerinin yanı sıra herkes için elzem olan eşitliklerin de var olduğunu unutmamak gerekir. En önemlisi ise eşitliklerin zarar gördüğü bu dönemde, ahlaki bir sorumluluk ile insanların acısını ve kızgınlıklarını besleyecek davranışlarda bulunmaktan ve eşitliği kaybeden insanları daha fazla yaralamaktan imtina etmektir.

Go to TOP