Son Yazılar

Bir Harari Eleştirisi: Kabul Görmemiş Kurgular

Bilinen bir entelektüel olarak söylediklerinin tesirli olduğu göz önüne alındığında, bu kurguları sürdürmesi büyük zararlara yol açma riski taşıyor. Harari’nin alay ettiği geleneksel dini dogmalar gibi kurgusallığı kabul görmemiş kendi örtük hikâyelerini sürdürmesi, küresel güç elitleri üzerinde büyük bir etki bırakıyor.

Harari konuştuğunda, dünya dinliyor. Ya da en azından dünyanın okur kesiminin çoğu. İlk ikisi satış rekorları kıran kitapları, Sapiens: İnsan Türünün Kısa Tarihi ve Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi dünya genelinde 12 milyon sattı; ve yeni kitabı, 21.Yüzyıl İçin 21 Ders, her yerde en çok satanlar arasında yer alıyor. Hayranları arasında Barack Obama, Bill Gates ve Mark Zuckerberg var; aynı zamanda fikirsel hayata yön veren Sam Harris ve Russell Brand gibi farklı kişilerden övgü alan, IMF ve Davos’ta konuşan biri.

İnsanların sıklıkla kabul edilmeyen, ortak hayal ürünü hikayeler ve kurgular (fictions) tarafından yönlendirilmeleri konusu, Harari’nin yazılarının heyecanlandırıcı temasıdır. Onun haklı bir şekilde belirttiği gibi bu kurgular, toplumu düzenleyen anlayışlardır. Örneğin, dolara verilen değer ve ulus devletin otoritesi bunlardandır. Harari, yakın zamanın popüler konularından biri olan ‘yalan haberi’ eleştirirken; bunun yeni bir şey olmadığını ve bin yıldır organize dinler biçiminde görüldüğünü söyler.

Bununla birlikte, görünüşe göre farkında olmasa da Harari, kendi gerçeğini sunmak için dayandığı birtakım kabul görmemiş (onaylanmamış) kurguları sürdürmektedir. Bilinen bir entelektüel olarak söylediklerinin tesirli olduğu göz önüne alındığında, bu kurguları sürdürmesi büyük zararlara yol açma riski taşıyor. Harari’nin alay ettiği geleneksel dini dogmalar gibi kurgusallığı kabul görmemiş kendi örtük hikâyelerini sürdürmesi, küresel güç elitleri üzerinde büyük bir etki bırakıyor.

Birinci kurgu: Doğa bir makinedir.

Harari’nin en çarpıcı kehanetlerinden biri yapay zekanın, insanların en yaratıcı olduğu işleri dâhi yapabileceği ve nihayetinde yapay zekânın insanın bilme yetisinin her boyutunu kontrol etme kapasitesine sahip olacağıdır. Bu tahminin altında yatan mantık, insan bilincinin; duygular, sezgiler ve hisler dahil, teorik olarak, bilgisayarlar tarafından deşifre ve tahmin edilebilen bir seri algoritmadan ibaret olduğu düşüncesidir. Hislerimizin, evrim süresince ustalaşarak ‘hesap yapan milyarlarca nöronun’ oluşturduğu algoritmaların sonucunda ortaya çıkan ‘biyokimyasal mekanizmalar’ olduğunu söylüyor.

İnsanların ve tabi ki tüm doğanın karmaşık bir makine olarak anlaşılabileceği fikri 17. yy Avrupası’nın bir kültürel efsanesi idi ve bu fikir o zamandan beri halkın tahayyülünde yer etmiştir. Bilimsel devrimin güçlü günlerinde Descartes, ‘bir zanaatkar tarafından yapılan bir makine ile doğanın kendisinin oluşturduğu varlıklar arasında bir fark görmediğini’ ilan etmişti. Tercih edilen makine metaforunun yerini şimdi bilgisayar alıyor. Harari’yi etkilediği açıkça belli olan Richard Dawkins şunu söyler: ‘Hayat dijital bilgi baytlarından müteşekkildir.’ Burada devamlılık arz eden düşünce şuydu; doğada olan her şey parçalara ve bileşenlere indirgenebilir ve bu parçalardan hareketle anlaşılabilir.

Bu efsane, teknoloji odaklı çağımıza ne kadar çekici gelse de Tanrı’nın evreni altı günde yarattığı teorisi kadar kurmaca duruyor. Biyologlar, evrenin en karmaşık makineden bile farklı olduğunu hayata içkin olan ilkelerle ortaya koydular. Canlı organizmalar, bir bilgisayar gibi yazılım ve donanım olarak parçalarına ayrılamazlar. Bir nöronun biyofiziksel yapısı, doğası gereği davranışıyla bağlantılıdır: Nöronun taşıdığı bilgi onun maddi yapısından ayrı olarak var olmaz. Saygın Nörobilimci Antonio Damasio’nun, The Strange Order of Things (Şeylerin İlginç Düzeni) adlı kitabında belirttiği gibi; Harari’nin ‘varsayımları bilimsel olarak doğru değil ve bunlardan yaptığı çıkarımlar kesinlikle yanlıştır.’

Başkaları bu yanlış temellere çalışmalarını dayandırdıkları zaman bu kurgular daha da tehlikeli olmaya başlar. Doğanın bir makine olduğuna inanmak, teknolojinin insanlığın tüm problemlerini çözebileceği kibrini ortaya çıkarır. Moleküler biyologlar, gıda üretimini artırmak için genetik mühendisliğini yüceltiyorlar. Bunun yanında bazıları da jeomühendisliği, iklimsel çöküşe çözüm olarak savunuyor. Bütün bunlar ise büyük çapta istenmeyen sonuçlar doğurma riski barındıran stratejiler. İnsan aklından tüm küresel ekosisteme kadar, doğal süreçlerin karmaşık, doğrusal olmayan ve doğası gereği tahmin edilemez olduğunu fark etmek; uygarlığımızın karşı karşıya kaldığı varoluşsal krizlere gerçekten sistemli çözümler üretmeye doğru atılacak gerekli ilk adımdır.

İkinci kurgu: “Alternatif yok.”

1980’lerde Margaret Thatcher, Ronald Reagan ile birlikte serbest piyasa ekonomi modelini ve şirketlerin yönlendirdiği neo-liberal doktrini, tüm dünyaya dayattığı zaman, meşhur konuşmasında; ‘Başka Bir Alternatif Yok’ sloganını kullanarak yirminci yüzyılın diğer büyük iki ideolojisinin -faşizm ve komünizm- başarısız olduğunu ve kontrolsüz pazar kapitalizmi modelinin geriye kalan tek anlamlı seçenek olduğunu iddia ediyordu.

Sürpriz bir şekilde 30 yıl sonra Harari, Thatcher’in bu karikatürize edilmiş tarih versiyonunu aynen tekrar etti ve komünizmin çöküşünden sonra nasıl, sadece ‘liberal masalın geriye kaldığını’ anlatıyordu. Harari’nin bakış açısına göre mevcut en büyük kriz; ‘liberalizmin, karşı karşıya kaldığımız en büyük problemlere yönelik bilinen bir çözümünün olmamasıdır.’ Harari, modern zamanların çalkantılarına çözüm bulmak için artık ‘tamamen yeni bir hikâye üretmeliyiz’ iddiasında.

Ne yazık ki, Harari’nin, dünya genelindeki ilerici düşünürlerin yıllar boyunca geliştirdiği dört başı mamur bir gelecek için lazım olan ilham verici tasavvurların kahir ekseriyetini göz ardı ettiği görülüyor. Kate Raworth gibi öncü düşünürler tarafından ekonomi için teklif edilen yeni anlayışlardan; ekolojik uygarlığının düşünsel çerçevesi kapsamında hayatla barışık bir geleceğin heyecanlandıran yeni prensiplerinden, the Earth Charter (Dünya için yeni bir sözleşme ç.n.) tarafından yayınlanan ve dünya genelinde altı binden fazla kuruluş tarafından yeni ekolojik anlayış için benimsenen ahlaki bir temelden, buna ek olarak Harari’nin olmadığına hayıflandığı sayısız ‘yeni hikâye’ versiyonlarından, tamamen habersiz olduğu görülmektedir. Bu, paylaştığımız insanlığımızı öne çıkaran ve canlı doğa ile olan derin bağımıza vurgu yapan umudun hikayesidir.

Problem, Harari’nin iddia ettiği gibi ‘bizim hikayesiz kalmamız’ değildir. Problem, dünya medyasının çok güçlü uluslararası şirketlerin kontrolünde olması sonucu herhangi aktif bir küresel faaliyetin boğdurulması ve Thatcherci neo-liberalizmin etrafta olan tek oyun olduğu efsanesini baltalayacak hikayelere tartışma ortamı vermemeyi seçmesidir.

Harari, pozisyonu itibari ile teklif edilen ümit verici fırsatları ana akım düşünürlere etkili bir şekilde duyurabilir. Bunu yaparsa, onun da doğru bir şekilde tespit ettiği gibi, mevcut yönde ilerlemesi halinde korkunç sonuçlara gebe olan geleceği etkileme fırsatına sahip olabilir. Bu zor göreve hazır mı? Belki ama önce üçüncü kurgunun altında yatan varsayımlarını gözden geçirmesi gerekir.

Üçüncü kurgu: Hayat anlamsızdır. – En iyisi hiçbir şey yapmamak.

Harari, günde iki saat boyunca oturarak meşhur guru Goenka’dan öğrendiği vipassana (içgörü) meditasyonunu yapan, adanmış bir meditasyoncudur. Goenka’nın yol göstericiliğinde Harari, Buda’nın orijinal öğretilerinden kendi versiyonunu sunar: ‘Hayat anlamsızdır ve insanlar bir anlam arayışına girmek zorunda değildir.’ Yine insanlar ne yapmalı sorusuna verdiği cevapta, Buda’nın bu soruya verdiği cevaptan yola çıkarak bu sonuca varır: ‘Hiçbir şey yapmayın. Kesinlikle hiçbir şey.’

Kendim de bir meditasyoncu ve Budist ilkelerin hayranıyım. Harari’nin, Budist anlayışın, birçok açıdan acı çekmeyi azaltabileceği kanaatini paylaşıyorum. Ama Buda’nın öğretilerini bu kısa açıklamalara indirgeme konusunda endişeliyim; çünkü bu, geleceğimizi tehdit eden eli kulağında insani ve ekolojik afetleri durdurmak için hiçbir şey yapmamayı seçenlere felsefi bir dayanak sunar.

‘Hayat anlamsızdır’ sözü Buda kaynaklı olmaktan çok fizikçi Steven Weinberg’in modern indirgemeci varlık felsefesinden çıkarılmışa benziyor. ‘İnsanlar hiçbir anlam üretmek zorunda değiller’ düşüncesini savunmak, insanların zaman içinde gelişen içgüdülerine terstir. The Patterning Instinct: A Cultural History of Humanity’s Search for Meaning (Biçimlendirici İçgüdü: İnsanlığın Anlam Arayışının Kültürel Tarihi) kitabımda açıkladığım gibi, insanın kavrayış kapasitesi, onu kâinat için bir anlam bulmaya iter ve bu, önemli derecede insanın içine doğduğu kültür tarafından şekillenen bir süreçtir. Bize, kendi kültürümüz tarafından işlenmiş olan anlamın temel yapısını tanımak, kendi düşünce kalıplarımızın farkına varmamıza yardım edebilir, böylece bu, düşünce kalıplarımızı daha faydalı sonuçlar elde etmek için yeniden şekillendirmemizi sağlar. Ben bu sürece ‘kültürel farkındalık’ diyorum.

Buda’nın temel öğretilerinin farklı tefsiri, aslında tamamen farklı çıkarımlara da yol açmıştır. Örneğin, insanın dünyevi işlerle anlamlı bir irtibat kurmasını ilham eden ‘bir şeyler yap’ diye bağıran görüş. Yine ‘bağımlı köken’ prensibi, varlığın tüm boyutlarının özsel olarak birbirine bağlılığına vurgu yapıyor ve muteber keşiş ve barış aktivisti Thích Nhất Hạnh’ın politik olarak aktif Budist siyaset anlayışının temelini oluşturuyor. Bir diğer önemli Budist pratiği, empatik meditasyon olarak bilinen metta, kendini diğerlerinin acı çekmesiyle tanımlamaya odaklanan ve bu acı çekmeyi azaltmak için kişinin yaşam enerjisini buna yönelterek çözmeye çalışan bir pratiktir. Budist prensiplerle temelden tutarlı olarak anlam arayışına kaynaklık eden budur.

Dördüncü Kurgu: İnsanlığın geleceği bir gösteri sporudur.

Harari’nin yazılarının ayırt edici özelliklerinden ve belki de büyük başarısına sebep sayılabilecek özellik; günlük hayata dair ön yargıların ötesine geçme ve insanlık tarihine dair genel bir görüş sunma becerisidir. Sanki on binlerce metre uzaklıktan dünyanın etrafında dönüyor ve gördüklerini aktarıyormuş gibi. İddia ettiği gibi yaptığı meditasyon, kendisini ‘hakikati olduğu gibi görme’ becerisine eriştirdi ve böylece Sapiens ve Homo Deus kitaplarını yazacak açık basirete ve odağa erişmesini sağladı. Yeni kitabı 21. Yüzyıl için 21 Ders, diğer ikisinden farklı, öncekinde olduğu gibi on binlerce metre uzakta dünya etrafında dönerken gördüklerini yazmanın aksine, bu yeni kitapta ‘şimdiye ve buraya yakından bakacak.’

Harari, yeni kitabının içeriği karışık şimdi iken bile bilimin nesnel gözlüğünden dünyaya bakmaya devam ediyor. Ama öyle gözüküyor ki Harari’nin bilim anlayışı, incelenen her şeyden tamamen kopmayı gerektiren, birinci kurgu olan ‘doğa bir makinedir’ anlayışına hapsolmuştur. Onun, insanlığa dair yaptığı tahminlerin ‘açık bir şekilde adaletten uzak ve ön yargılı’ olduğunu akılda tutmalı; çünkü O, ‘bu tarihe dair bir tahmindir, siyasi bir manifesto değil’ diyerek kendi ahlaki kopuşunu gerekçelendiriyor.

Fakat son on yılda farklı disiplinlerden sistem düşünürleri, bu saf bilimsel nesnellik kavramını dönüştürdüler. Doğayı dinamik, kendini düzenleyen, bir parçanın diğerine nispet edildiği, doğrusal olmayan bir sistem -ki bu sistemin hakiki şekilde anlaşılabilmesi için her parçanın diğerleriyle ve bütünle nasıl bir ilişkide olduğunu bilmek lazım- olarak anlayan düşünürler, bu prensiplerin sadece doğada değil bizim sosyal sistemlerimizde de nasıl uygulandığını gösterdiler. Bundan çıkarılacak önemli bir sonuç ise gözlemleyen, gözlemlediği şeyin bir parçasıdır. Bu yaklaşım da şu sonucu doğurur: Gözlemcinin çıkarımları ve bunlardan hareketle yaptıkları, gözlemlediği şeyi geri besler. Bu kavrayış, insanlığın karşı karşıya olduğu büyük problemleri araştırırken araştırmacıyı, ahlaki sorumluluk altına alır. Analiz etmekte olduğunuz sistemin bir parçası olduğunuzu fark ettiğiniz an, bu bulgularınız üzerinde hareket etme ve başkalarının onlara içkin olan sorumluluklarına dair farkındalık yaratma gibi bir ahlaki zorunluluk ortaya çıkar. Gelecek bir gösteri sporu değildir; aslında her birimiz takımın bir parçasıyız ve sonuçta fark yaratabiliriz. Artık kurgularla, masallarla, işimiz olmaz -bunu kaçırmanın sonucu artık daha riskli ve ağır.

Yazının orjinali için tıklayın.


Yayımlanan bu yazı Türkçe’ye Abdullah Çiftçi tarafından sosyokritik.com için çevrilmiştir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz.

Yazar sürdürülebilir gelecek, gıda güvenliği, ekolojik sorunlar ve yaşanabilir bir gelecek üzerine yazmaktadır. Geçmişte bir internet şirketinin yöneticisi iken insanlığın sorunları üzerine düşünmeye başlamış ve bununla ilgili biri 22. yüzyılda geçen bir distopya olan iki kitap yazmıştır. ...

Go to TOP