Son Yazılar

Neo-Liberal Dönem Sona Eriyor. Sırada Ne Var? (1)

2008 krizinden farklı olarak, koronavirüs krizinin açık bir nedeni var. Çoğumuz “teminatlı borç yükümlülükleri” veya “kredi temerrüt swapları” nedir bilmeyiz ama hepimiz virüsün ne olduğunu biliyoruz. 2008 krizinden sonra umursamaz bankacıların çoğu suçu borçlulara yükleme eğilimindeyken, bugün bu hile yutulmayacak.

Sunuş

Bir krizde, bir zamanlar imkansız olan şey aniden kaçınılmaz hale gelebilir.  İkinci dünya savaşından beri yaşanan en büyük toplumsal kırılmanın ortasındayız. Ve Neo-liberalizm son demlerini yaşıyor. Böylece zenginler için daha yüksek vergilerden daha güçlü hükümete, aylar önce imkânsız görünen fikirlerin zamanı geldi.

Bu fikirleri işleyen bu çeviriyi iki parça şeklinde sunmayı daha uygun gördük. Dörde bölünmüş bu yazıda ilk bölüm 1970’lerde çeperde yer alan neo-liberallerin, teorik olarak hazırlıklı oldukları için merkeze taşındıkları ve sonraki dönemin ekonomik modeli oldukları anlatılmaktadır. Fakat 2008 krizi gibi büyük bir kriz çıktığında daha adil paylaşım ideali olan insanlar fikri olarak bir şey sunacak durumda değillerdi. İkinci bölümde ise zenginlerin kaçırdıkları vergilere odaklanıp, hükümeti daha güçlü olmaya ve zenginlerden daha çok vergi almaya çağıran üç Fransız ekonomistten bahsediliyor. Yazının sonra yayınlanacak kısımları ise daha adil paylaşımın zenginlerden daha çok vergi alın söyleminden çok, sistemsel olarak faydanın altta doğru yayılması durumunda başarılı olacağı üzerine odaklanmaktadır.

***

Bu salgının siyasallaştırılmaması gerektiğini söyleyenler var. Bunu söylemek ben bilirimciliğe (kendini üstün görme ile) gark olmakla eşdeğerdir. Bunun Tanrı’nın gazabı olduğunu haykıran dini muhafazakâr gibi, ya da “Çin virüsü” hakkında korku borazanlığı yapan popülist gibi, ya da herkes için yeni bir aşk, farkındalık ve bedava para çağına girdiğimizi tahmin eden trend izleyici gibi olmaktır.

Ayrıca şimdi tam olarak konuşmanın zamanı olduğunu söyleyenler de var. Şu anda alınan kararların geleceğe yönelik sonuçları olacaktır. Ya da Obama’nın personel şefinin Lehman Brothers’in 2008’deki düşüşünden sonra söylediği gibi: “Asla ciddi bir krizin boşa gitmesini istemezsiniz.”

İlk birkaç hafta, karşıt fikirlere taraf olma eğilimindeydim. Krizlerin sunduğu fırsatlar hakkında daha önce yazmıştım fakat şimdi düşüncesiz, hatta saldırgan görünüyordu. Sonra daha fazla gün geçti. Yavaş yavaş, bu krizin, aylar, bir yıl, hatta daha uzun sürebileceği anlaşıldı. Ve bir gün geçici olarak uygulanan kriz karşıtı önlemler bir sonraki aşamada kalıcı hale gelebilir.  

Bu sefer bizi neyin beklediğini hiç kimse bilmiyor. Ama tam olarak bilmiyoruz çünkü gelecek o kadar belirsiz ve bunun hakkında konuşmamız gerekiyor.

1

Gelgit anında çekilmiş su geri geliyor

4 Nisan 2020’de Britanya merkezli Financial Times, tarihçiler tarafından gelecek yıllarda alıntılanması muhtemel bir başyazı yayımladı.

Financial Times dünyanın önde gelen iş dünyası gazetesidir ve dürüst olmak gerekirse; tam olarak ilerici bir yayın değil. Gazete, küresel politika ve finans alanındaki en zengin ve en güçlü oyuncular tarafından okunuyor. Her ay, yatlar, konaklar, saatler ve arabalar hakkında “Para Nasıl Harcanır?” başlıklı utanç verici bir ek çıkarıyor.

Ancak Nisan ayının bu unutulmaz cumartesi sabahında gazete bunu yayınladı:

“Radikal reformların – son kırk yılın hâkim politika yönünü tersine çevirecek reformların- teklif edilmesi gerekecek. Devletler, ekonomide daha aktif bir rol üstlenmek zorunda kalacaklar. Kamu hizmetlerini sorumluluktan ziyade yatırım olarak görmelidirler ve iş gücü piyasalarını daha güvenli hale getirmenin yollarını aramalıdırlar. Yeniden dağıtım yine gündemde olacak; yaşlı zenginlerin ayrıcalıkları sorgulanıyor. Yakın zamana kadar temel gelir ve servet vergileri gibi alışılmadık kabul edilen politikaların beraber uygulanması gerekecek.”

Burada neler oluyor? Kapitalizmin tribünü aniden nasıl daha fazla yeniden dağıtım, daha büyük devlet ve hatta temel bir gelir dağıtımını savunuyor olabilir?

On yıllar boyunca bu platform; kapitalist küçük devletin, düşük vergilerin, sınırlı sosyal güvenlik ya da en keskin kenarları yuvarlatılmış olan modelinin arkasında duruyordu. 1986’dan beri gazeteye yazan biri, “orada çalıştığım yıllar boyunca Financial Times, serbest piyasa kapitalizmini insani bir yüz ile savundu. Yayın kurulu tarafından gelen bu talimat bizi cesur yeni bir yere yönlendiriyor.”

Bu yazıdaki fikirler öyle ansızın ortaya çıkmadı: çok uzun bir mesafe kat ettiler, çeperden merkeze geldiler. Anarşist çadır şehirlerden televizyonun en çok izlendiği saatlerdeki talk şovlarına; pek az tanınan bloglardan Financial Times’a.  

Ve şimdi, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşanan en büyük krizin ortasında, bu fikirler dünyayı değiştirebilir.

***

Buraya nasıl geldiğimizi anlamak için geri dönüp tarihe bakmamız gerekiyor. Şimdi olanlardan tahmin edilebileceği gibi zor zamanlar olan 70 yıl kadar öncesinde, radikal olanlar serbest piyasa kapitalizminin savunucularıydı.

1947’de İsviçre’nin Mont Pèlerin kasabasında küçük bir düşünce kuruluşu (think tank) kuruldu. Mont Pèlerin Derneği, kendilerini ‘Neo-Liberal’ ilan eden Filozof Friedrich Hayek ve iktisatçı Milton Friedman gibi kişilerden oluşuyordu.

O günlerde, savaştan hemen sonra, politikacıların ve ekonomistlerin çoğu; destekleyici güçlü bir devlet, yüksek vergiler ve sağlam bir sosyal güvenlik gibi fikirleri olan Britanyalı iktisatçı John Maynard Keynes’i benimsedi. Neo-liberaller ise aksine, büyüyen devletlerin yeni bir despotluk başlatmasından korkuyorlardı. Bu nedenle isyan ettiler.

Mont Pèlerin Derneği üyeleri gidilecek yolun uzun olduğunu biliyorlardı. Yeni fikirlerin benimsenmesi için gereken zaman “genellikle bir nesil ya da daha fazlasıdır” diyordu Hayek ve “ve bu, mevcut düşüncemizin olayları etkilemeyecek kadar yetersiz görünmesinin sebeplerinden biri.”

Friedman da aynı fikirdeydi: “Ülkeyi yöneten insanlar, yirmi yıl önce üniversitedeki entelektüel atmosferi yansıtıyorlar.” Friedman, çoğu insanın, temel fikirlerini gençliklerinde geliştirdiğine inanıyordu. Bu da niçin “eski teorilerin hala siyasi dünyada olanları domine ettiğini” açıklıyor.

Friedman, serbest piyasa prensiplerinin yılmaz bir savunucusu idi. Kişisel çıkarların önceliğine inanıyordu. Problem ne olursa olsun, Friedman’ın çözümü basitti: Devletler dışarı; uzun yaşa işletme(iş). Daha doğrusu, devletler sağlıktan eğitime kadar tüm sektörleri bir pazara dönüştürmelidir (serbest piyasa mantığı ile işletmelidir).  Gerekirse zorla. Doğal bir felakette bile yardım organizasyonunu üstlenecek olanlar rekabet halindeki şirketler olmalıdır.

Friedman radikal olduğunu biliyordu. Ana akımın çok ötesinde durduğunu da biliyordu. Fakat bu sadece ona enerji verdi. 1969’da Time dergisi, ABD ekonomistini “özel tasarımı birkaç kişi tarafından alınan fakat yine de tüm popüler modaları etkileyen bir Paris tasarımcısı” olarak nitelendirdi.

Krizler Friedman’ın düşüncesinde merkezi bir rol oynamıştır. Kapitalizm ve Özgürlük (1982) kitabının önsözünde Friedman şu ünlü cümlelerini yazdı:

“Sadece bir kriz -gerçek veya algılanan- gerçek bir değişim yaratır. Bu kriz meydana geldiğinde, atılan adımlar etrafta dolaşan fikirlere bağlıdır.”

Etrafta dolaşan fikirler. Friedman’a göre bir kriz zamanında her ne oluyorsa hepsi etrafta dolaşan temel işlere bağlıdır. Bu durumda bir zamanlar gerçekçi olmayan ya da imkânsız olarak reddedilen fikirler kaçınılmaz hale gelebilir.

Ve tam olarak böyle oldu. 1970’deki kriz boyunca (ekonomik daralma, enflasyon ve OPEC petrol ambargosu) neo-liberaller hazırdı ve sıranın onlara gelmesini bekliyorlardı. Tarihçi Angus Burgin durumu şöyle özetliyor: “birlikte küresel bir politika dönüşümünü hızlandırmaya yardımcı oldular.” ABD Başkanı Ronald Reagan ve Britanya Başbakanı Thatcher gibi muhafazakâr parti liderleri Hayek ve Friedman’ın bir zamanlar radikal olan fikirlerini benimsedi ve hatta zamanla Bill Clinton ve Tony Blair gibi siyasi rakipleri de benimsedi.

Tüm dünyada kamu işletmeleri birer birer özelleştirildi. Sendikalar engellendi ve sosyal yardımlar kesildi. Reagan, İngilizcedeki en dehşetengiz kelimelerin bir araya geldiği cümlenin “devlettenim ve yardım etmek için buradayım” olduğunu iddia etti.  Ve 1989’da komünizmin çöküşünden sonra sosyal demokratlar bile hükümete olan inancını kaybediyor gibi görünüyorlardı. 1996’daki Devletin Birliği konuşmasında, o zamanki başkan Clinton, “büyük hükümetler dönemi sona erdi” diye vurguladı.    

Neo-liberalizm, insanları virüs gibi enfekte ederek düşünce kuruluşlarından gazetecilere, gazetecilerden politikacılara yayıldı. 2002’de bir akşam yemeğinde, Thatcher’a en büyük başarınız olarak neyi görüyorsunuz diye soruldu. Cevabı? “Tony Blair ve Yeni İşçi Partisi. Düşüncelerini değiştirmeleri için rakiplerimizi zorladık.”

***

Ve sonra 2008 geldi.

15 Eylül’de, ABD bankası Lehman Brothers Büyük Buhran’dan bu yana yaşanan en kötü mali krizin zincirlerini çözdü. Sözde “serbest” piyasayı kurtarmak için devasa hükümet kurtarma paketlerine ihtiyaç duyulduğunda neo-liberalizmin çöküşünün sinyalleri veriliyor gibiydi.

Buna rağmen 2008 tarihi bir dönüm noktası olmadı. Birbirinin peşi sıra ülkeler solcu politikacılarının aleyhinde oy kullandılar. Eğitimde, sağlıkta ve sosyal güvenlikte derin kesintiler yapılırken bile eşitsizlik uçurumu büyüyor ve Wall Street’teki bonuslar rekor seviyelere yükseliyordu. Financial Times da lüks yaşam tarzı eki olan ‘Para Nasıl Harcanır’ın online sürümünü iflastan bir yıl sonra piyasaya sürdü.

Neo-liberallerin 1970’lerde olan krizlere hazırlık yapmak için yıllarını verdiği yerde, rakiplerinin eli boştu. Çoğunlukla neye karşı olduklarını biliyorlardı. Kesintilere karşı. Müesses nizama karşı. Ama bir program? Neye taraf oldukları yeterince açık değildi.

Şimdi, 12 yıl sonra bir kriz daha geliyor. Bu daha yıkıcı, daha şok edici ve daha ölümcül. Britanya merkez bankasına göre, Birleşik Krallık 1709 kışından bu yana en büyük durgunluğun arifesinde. Sadece üç hafta içinde ABD’de 17 milyona yakın kişi ekonomik şok ödemeleri için başvuruda bulundu. 2008 finansal krizinde, ülkenin bu sayının yarısına ulaşması iki yıl sürdü.

2008 krizinden farklı olarak, koronavirüs krizinin açık bir nedeni var. Çoğumuz “teminatlı borç yükümlülükleri” veya “kredi temerrüt swapları” nedir bilmeyiz ama hepimiz virüsün ne olduğunu biliyoruz. 2008 krizinden sonra umursamaz bankacıların çoğu suçu borçlulara yükleme eğilimindeyken, bugün bu hile yutulmayacak.

Fakat 2008 krizi ve bugünkü kriz arasındaki en önemli fark nedir? Entelektüel zemin. Etrafta dolaşan fikirler. Eğer Friedman haklıysa ve kriz imkânsız olanı kaçınılmaz yapıyorsa, o zaman tarih bu sefer çok farklı bir yön alabilir.

2

Üç tehlikeli Fransız ekonomist

Ekim 2019’da bir aşırı-sağ haber sitesi, “Üç Aşırı-Sol Ekonomist, Gençlerin Ekonomi ve Kapitalizm Algıları Üzerinde Etkili Oluyor” diye bir başlık attı. Uydurma haber yaymada öne çıkan düşük bütçeli bloglardan biriydi fakat üç Fransız iktisatçının etkisi hakkındaki başlık, tam isabet bir tespitti.

Bu üç kişiden birinin adıyla ilk defa karşılaştığımı hatırlıyorum: Thomas Piketty. 2013 sonbaharıydı ve sık sık yaptığım gibi ekonomist Branko Milanović’in bloğunu gözden geçiriyordum çünkü meslektaşlarına yönelttiği sert eleştirileri çok eğlenceliydi. Ancak bu hususi yazıda Milanović beklenmedik bir şekilde farklı bir tonla yazdı. 970 sayfalık devasa Fransızca eseri yeni bitirmiş ve övgülerini çağlıyordu. “Ekonomik düşüncede bir dönüm noktası” olan bir eser diye yazmıştı.

Milanović uzun zamandır eşitsizliği araştırmaya ilgi duyan az sayıdaki ekonomistten biriydi. Meslektaşlarının çoğu bu konuya değinmezdiler. 2003’te Nobel Ödülü sahibi Robert Lucas, bölüşüm sorunlarıyla ilgili araştırmaların “ekonomi olarak algılanan” “en kötü zehir” olduğunu bile iddia etmişti.

Bu arada Piketty çığır açıcı çalışmalarına çoktan başlamıştı. 2001 yılında, baştaki %1’in gelir paylarını gösteren bir grafikle anlaşılması zor bir kitap yayınladı. Daha sonra Fransız üçlüsünün iki numaralı ekonomisti Emmanuel Saez ile birlikte ABD’deki eşitsizliğin artık feryat ettiren boyutunu ve 1920’lerdeki kadar yüksek olduğunu gösterdi. Wall Street’i işgal et protestolarının sloganlarına ilham olacak akademik çalışma bu eserdi: “biz %99’uz.”

2014 yılında, Piketty dünyayı büyük bir etki altına aldı. Profesör birçok kişiyi kızdıracak “rock-yıldız ekonomisti” oldu (Financial Times gazetesinden en ön cepheden saldırmasıyla). Kendi tariflerini gazetecilerle ve politikacılarla paylaşmak için tüm dünyayı dolaştı. Ana muhteva? Vergiler.

Bu bizi Fransız üçlüsünün üç numaralı genç ekonomisti Gabriel Zucman’ın uzmanlık alanına getiriyor. 2008’de Lehman Brothers’ın düştüğü gün, 21 yaşındaki ekonomi öğrencisi bir Fransız aracılık şirketinde staj yapmaya başladı. Takip eden aylarda Zucman, küresel finans sistemin çöküşünde en ön sırada yer aldı.  O zaman bile, dünyanın süper zenginlerinin servetlerini sakladığı vergi cennetleri olan Lüksemburg ve Bermuda gibi küçük ülkelerden akan astronomik meblağlara hayret etti.

Birkaç yıl içinde Zucman dünyanın önde gelen vergi uzmanlarından biri oldu. Ulusların Gizli Serveti (The Hidden Welath of Nations, 2015) adlı kitabında, dünya servetinin 7,6 trilyon dolarının vergi cennetleri denilen yerlerde gizlendiğini hesapladı. Emmanuel Saez ile birlikte yazdığı bir kitapta Zucman, en zengin 400 Amerikalının tesisatçılardan temizlikçilere, hemşirelere ve emeklilere kadar olan diğer tüm düşük gelir gruplarından daha düşük vergi ödediğini hesapladı.    

Kendi görüşünü açıklamak için genç iktisatçıların çok fazla kelimeye ihtiyaçları yoktur. Akıl hocası Piketty, 2020’de başka bir baş ucu kitabı (1088 sayfa) yayınladı fakat Zucman ve Saez’in kitapları bir günde okunabilir. Kısaca “Zengin üçkâğıtçılar nasıl vergi kaçırır ve onlara bu vergileri nasıl ödetebiliriz?” diye başlık atılan bu kitaplar, bir sonraki ABD başkanı için yapılacaklar listesi konumunda.

En önemli adım? Tüm milyonerlere yıllık artan bir servet vergisi getirin. Anlaşılan, yüksek vergilerin ekonomi için kötü olması gerekmiyor. Aksine, yüksek vergiler kapitalizmin daha iyi çalışmasını sağlayabilir. (1952’de ABD’de en yüksek gelir vergisi grubu %92 idi ve ekonomi her zamankinden daha hızlı büyüdü).

Beş yıl önce, bu tür fikirlerin dokunulmayacak kadar radikal olduğu düşünülüyordu. Eski Başkan Obama’nın finansal danışmanları onu, servet vergisinin asla işe yaramayacağına ve zenginlerin (muhasebeci ve avukat ordularıyla) her zaman servetlerini saklamanın yollarını bulacağına dair ikna ettiler. Bernie Sanders’in ekibi bile Fransız üçlüsünün 2016 başkanlık yarışında bir servet vergisi tasarlamaya yardımcı olma tekliflerini reddetti.

Fakat 2016 şu an bulunduğumuz yerden sonsuzluk kadar uzak bir yerde. 2020’de Sanders’in ılımlı rakibi Joe Biden, Hillary Clinton’ın dört yıl önce planladığı vergi artırımının iki katını öneriyor. Bugünlerde, ABD’li seçmenlerin çoğunluğu (Cumhuriyetçiler dahil) süper zenginler için önemli ölçüde yüksek vergi konulmasına taraftar.  Bu arada, Atlantik’in diğer yakasında, Financial Times bile bir varlık vergisinin bu kadar da kötü bir fikir olmayabileceği sonucuna vardı.

Yazının orjinali için tıklayın

Fotoğraflar aynı kaynaktan alınmıştır.


Yayımlanan bu yazı Türkçe’ye Nurullah Çiftçi tarafından sosyokritik.com için çevrilmiştir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz.

Hollandalı tarihçi ve yazardır. Yayınlanmış 5 kitabı bulunmaktadır. 'Gerçekçiler için Ütopya' kitabı Türkçeye çevrildi. Tarih, felsefe ve ekonomi üzerine yazmaktadır. ...

Go to TOP