Son Yazılar

Achille Mbembe: Irkçılık Derinin Hem Altına Hem De Üzerine Yeniden Yerleştiriliyor.

Kolonyal yayılmacılık, büyük ölçüde gezegensel bir projeydi. Büyük ölçüde ulus devletler ve ulusal ticari şirketler tarafından yürütülmelerine rağmen, kolonyal yayılmacılık yeryüzünün kaynaklarının tekrardan paylaşımı ve en güçlü askeri güce sahip olan ve en büyük teknolojik avantaja sahip olanlar tarafından özelleştirilmesi ile alakalıydı.

Dekolonizasyonun küresel etkilerine odaklanan Achille Mbembe yaşamı iyileştirme ve önemsemeye yönelik ortak bir insanî beceri olarak aklın yeniden yapılandırılması çağrısında bulunuyor.

Achille Mbembe Norveç’i ilk olarak 1 Aralık 2018’de Bergen Üniversitesi’nin Holberg Ödül Sekreterliği tarafından düzenlenen yıllık Holberg müzakeresi vesilesiyle ziyaret etti ve burada bir açılış konuşması yaptı. Mbembe’nin 13 ve 14 Eylül 2019 tarihlerinde Oslo’daki Edebiyat Kurumu’nda “Sınır Olarak Bedenler” konulu üç tane davetli konferans vermesi planlanıyor.

Bu röportaj, Norveç’in Klassekampen gazetesinden Torbjorn Tumyr Nilsen tarafından 30 Kasım 2018’de Bergen, Norveç’te yapıldı. İlk kez burada yayınlandı.

Nilsen: Nisan 2015’te, Rhodes heykeli Güney Afrika, Cape Town Üniversitesi’nde yıkıldı. Bu olayı nasıl yorumladınız?

Mbembe: Kimden bahsettiğimizin farkında olmayanlar için; Cecil John Rhodes bir hükümet korsanıydı. O, Afrika’nın güney kesimindeki 19. Yüzyıl yerleşimci sömürgeciliğini karakterize eden ticari yayılmacılığın acımasız bir aktörüydü. Siyasi ittifaklar, katıksız barbarlık ve menfaatçilik yoluyla, özellikle Kimberley’de elmas ve Witwatersrand’da altın olmak üzere Güney Afrika’nın maden zenginliğinin büyük bir bölümünü kendisi için ayırdı. Cape Town’da zimmetine geçirdiği arazinin bir kısmını üniversiteye bağışladı ve bunun karşılığında üniversite ana binalarından birinin merdivenlerine onun onuruna bir heykel dikti.

Rhodes’un çıkarma (yeraltı kaynaklarını) ve özelleştirmeye dayanan haksız sermaye neo-liberalizminin ilk canlandıranı olması, insanlık tarihini bugünlerde yeniden gözden geçirmeye itti. O, sonucu biyosferin gasbedilmesi ve Dünya’daki temel yaşam koşullarının büyük ölçüde yok edilmesi olan, bugün dünyanın birçok yerinde işleyen yağmacı ekonomik sistemin ve plütokratik politikanın habercisiydi.

Ben heykelinin devrilmesini evrensel adalet için uzun ve sürüncemede kalmış mücadelede küçük, sembolik bir zafer olarak yorumluyorum.

Nilsen: O halde Rhodes ile bugün karşı karşıya olduğumuz neo-liberal düzen arasında bir bağ var diyebiliriz?

Mbembe: Tarımsal köleliği, kolonyal yırtıcılığı, çağdaş kaynak çıkarma ve kullanma biçimleri arasında açık bir bağ bulunmaktadır. Bu örneklerin her birinde, biz insanların biyosferle birlikte evrildiğimiz, ona bağlı olduğumuz, onunla ve onun aracılığıyla tanımlandığımız ve birbirimize sorumluluk ve özen borçlu olduğumuz gerçeğinin temel bir inkârı var.

Önemli bir fark ise günümüzde bilgisayara dayalı kapitalizmin ortaya çıkmasına yol açan teknolojik yükseliş. Biz artık makine döneminde değil, algoritma çağındayız. Buna karşılık, teknolojik yükseliş, hepimizi artifakta (arkeolojik eser) dönüştürme tehdidi savuruyor, bunu başka yerde ‘dünyanın zencisi olma süreci’ (ç.n dünyanın ötekisi olma) olarak adlandırdım ve teknolojik yükseliş kapitalizmin uzun süre boyunca bel bağladığı kas gücünün büyük bir bölümünü gereksiz hale getirmekle tehdit ediyor. Bugün, kapitalizmin ana hedefi insan vücudu ve dünyevi madde olmaya devam etse de gün geçtikçe tahakküm ve sömürü soyut ve ağsal bir hale geliyor. Arzu ve duygularımızın, hayallerimizin, korkularımızın ve fantezilerimizin bir depolama alanı olan zihnimiz ve psişik yaşamımız dijital kapitalizmin ele geçirmeyi ve metalaştırmayı amaçladığı temel hammaddesi haline geldi.

Rhodes’un zamanında, siyahi iş gücünün sömürülmesi ırkçılığın öldürücü bir formuyla el ele devam etti. Günümüz kapitalizmi halen ırkçı sübvansiyonlara dayanıyor. Fakat ırk ayrımı yoluyla sınıflandırma teknolojileri hiç olmadığı kadar sinsi ve bir o kadar da kapsamlı hale geliyor. Dünya devasa bir veri mağazası haline geldikçe, yarının ırkçı teknolojileri gittikçe daha da veri, hesaplama ve bilgi işleme üzerinden üretilecek ve organize edilecek. Kısacası, ırkçılık derinin hem altına hem de üzerine yeniden yerleştiriliyor. Kendisini çeşitli türlerde ekranlar ve aynalar aracılığıyla yeniden üretiyor. Hem spektral hem fraktal hale geliyor.

Aksi takdirde, Rhodes’un heykelinin devrilmesi söz konusu olduğunda, benim argümanım heykelin en başından asla orada bulunmaması gerektiği olmuştur.

Nilsen: Peki sembol olarak?

Mbembe:  Evet, bu zalim adamın Güney Afrika’da siyahların insani bir geleceğe sahip olma hakkını inkâr etme girişimine yönelik işlediği çeşitli suçların bir hatırlatıcısı olarak. Hayırseverlik kisvesi altında haksız elde ettiği servetini aklamaya çalıştığı çelişki halini hatırlatmak için de.

Ancak Rhodes’un yağmacı ekonomik tarzına ve plütokratik politikasına yönelik uygun bir eleştiri, yalnızca Güney Afrika ile veya belirli bir ulus-devletin içine sınırlanamaz. Onun hizmetinde olduğu proje, sömürgeci ve emperyalist idi. Projenin kapsama alanı Güney Afrika merkezli değildi. Nihayetinde, Rhodes ırkçı, kolonyal ve emperyal biçimde insanlığa ve biyosfere çifte-hasar veren kapitalizminin bir sembolüdür. Ulusal şovenizmin tuzaklarından kaçınmaya çalışan her Rhodes eleştirisinin başlangıç noktası bu düşünce olmalıdır.

Nilsen: Yarın Bergen Üniversitesi’ndeki Holberg Müzakeresinde, tarih boyunca toplumsal hareketleri tartışacaksınız. Örneğin, 1960’ların sonundaki öğrenci hareketleriyle karşılaştırıldığında bu toplumsal hareketi nasıl tanımlayacaksınız?

Mbembe: Bunlar iki farklı olaydır. İki farklı mekânda iki farklı tarihi anda gerçekleşiyorlar. Çağdaş toplumsal hareket kahramanlarının 1968’de olanlar hakkında herhangi bir bilgisi ve hafızası olduğundan bile emin değilim.

Anladığım kadarıyla, Güney Afrika’daki dekolonizasyon hareketinin izlediği amaçlardan biri, bir tekrar yapısı olarak algılanan şeyi, yozlaşmasını maskeleme amacıyla yeninin örtüsünü giyinmeye devam eden eski ve ırkçı bir düzeni- birbirinden ayırmaktır.  Bu bağlamda, “Beyaz olmayı” ortadan kaldırmak, kendini tanımanın farkına varma ve zalim geçmişten intikal etmiş kurumları tekrardan şekillendirmek anlamına geliyordu. Bu anlamda, dekolonizasyon projesi hem kurumların bir kritiği hem de bilginin bir kritiğiydi.

Asıl soru bu örnekte böyle bir eleştirinin entelektüel ve politik olarak ikna edici bir şekilde dayatılıp dayatılmadığıdır. Doğrusu, varoluşun otomatikleşmesine yönelimle beraber, çağdaş toplumsal hareketler, insan deneyimindeki büyük değişikliklerle karakterize olmuş bir bağlamda işler. Olay sadece ekonominin yeni yaşam mücadelelerinin belirgin alanı haline gelmesi değildir. Aynı zamanda, insanların ve şeylerin, doğanın ve nesnelerin, hepimizin git gide daha çok artifaktlara (arkeolojik eser) dönüşme riskiyle karşı karşıya olduğumuzdur.

Bu değişikliklerin çoğu, her yerde bulunan programlamanın temsil ettiği teknolojik yükselişle kısmen mümkün hale geldi. Bu “büyük değişimin” en önemli sonucu, 21. Yüzyılın ilk çeyreğindeki insanın tam manasıyla 1960’ların sonundaki insan olmamasıdır. Bireyleşme tarzları aynı değildir. Özneleştirme biçimleri ya da içeriği de aynı değildir. İnsanın ve teknolojinin çağımıza özgü bir şekilde karmaşık bir tarzda iç içe geçmesi, bilişsel süreçlerin ortaya çıkma biçimlerini, insanların nasıl hayal ettiklerini ve ne tür bir değişim hayal ettiklerini, kısacası, siyasetin nasıl yapılandırıldığını ve deneyimlendiğini derinden değiştirdi. Bu nedenle, günümüz mobilizasyonlarının (hareketlerinin) niteliklerini ve özelliklerini değerlendirirken medya teknolojilerinin siyasi öznellik oluşumu üzerindeki etkisini hesaba katmalıyız.

Bu bakımdan çarpıcı olan, bir akıl siyasetinden, bir deneyim siyasetine -bu içgüdüsellikte olabiliyor- olan aşikâr bir kaymadır.  Birçoğunun gözünde, kişisel deneyim, dünyada evde olmanın yeni bir yolu haline geldi. Köpüğünü uzakta tutan bir baloncuk gibi oldu. Şu günlerde, deneyim aklı gölgede bırakıyor. Hassasiyetin, duyguların, duyarlılığın ve hislerin tabiiyetin (subjecthood) ve dolayısıyla da radikal eylemliliğin gerçek malzemesi olduğuna inanmaya yönlendiriliyoruz. Paradoksal olarak, çağımızın paranoyak temayülünde bu, neo-liberal bireyciliğin hâkim kısıtlamasıyla oldukça uyumludur. Aynı zamanda teknoloji, akıl ve diğer insan yetileri arasındaki ilişkinin süregelen yeniden yapılanmasıyla da uyumludur.

Durum ne olursa olsun bu, birçoğunu romantikleştirmememiz gereken belirsiz kolektif seferberlik biçimlerine yol açtı. Radikalizm maskesi altında, sömürgecilikten uzaklaşma ihtarının zenofobyaya karşı yüksek toleransla veya ırksal sınırları tersine çevirecek şeyi kontrol etme ve savunma arzusuyla el ele gittiği siyasi söylemde esasen ikircikli bir şey var demektir. Alt sınıf direniş siyaseti sonsuz bir saflık ve kendini beğenmişlik performansıyla ya da mağduriyetin sarmal ölçeğinde en çok kimin acı çektiğine dair bir rekabetle sınırlı olduğu temelde zayıflatıcı bir şey vardır.

Müfredat reformu, neyi okumamız ve okumamamız gerektiği ve kısacası arşivi yeniden nasıl yapılandıracağımız veya tasarlayacağımız konusundaki tartışmaların çoğunda da aynı acınası tavırlar bulunmaktadır. Eşitlik ve adalet adına savaşılsa da bu mobilizasyonlardan bazıları, koruma ve dokunulmazlık alanları olarak kusurlu kimlik, cinsiyet veya kültürel nosyonları tarafından desteklenen “bizim kadar radikal olmayanlardan” uzaklaşmayı mümkün kılan bir sınır olacak şekilde mezhepsel bir sınırlama mantığını yeniden canlandırabilir.

Son olarak, bu mobilizasyonların bir kısmı benlik ve deneyim kavramlarına üstün bir statü kazandırır. Benlik ve deneyimin– ya da bununla alakalı olan radikal failliğin- günlük yaşamın özel mikro alanlarında bulunması gerektiği düşüncesi artık kapsamlı bir eleştiriye tabi tutulmalıdır. Çoğu zaman samimi içselliklerimizin, ruh hallerimizin, zihin durumlarımızın “güvenli alanlar” olduğu, ırkçılık ve neo-liberal sarhoşluğa karşı bağışık olan tek alan olduğu varsayılır. Aslında, günümüz şartları altında, artık, “kirlilikten” arınmış bir “varoluş bölgesi” yoktur.

‘Siyasal’, duygusal açıdan güvenli alanların ve ortak atmosferlerin itinalı yönetimine indirgenemez. Radikal faillik, sınırların paylaşımı ile ilgili değildir. Bu kavram sınırsızlaştırma ile ilgilidir. Bir diğer kişiyle tamamen aynı deneyimleri yaşamadığım müddetçe onun acısı hakkında hiçbir şey bilemeyeceğim ve bu konu hakkında konuşmamam gerektiği doğru değildir. Bu tarz bir benlik ve kimlik kavramı, tanımı gereği insanlık dışıdır. Zaten insan olma, kendini bir başkası olmak gibi her zaman bulunan bir ihtimale açmaktır. Zamanımızdaki ‘siyasal’, dünyayı ortak bir şekilde yeniden inşa etme zorunluluğundan başlamalıdır. Dekolonizasyon fikrinin gezegensel ölçekte herhangi bir nüfuza sahip olması için benim komşumdan daha iyi olduğum gibi bir varsayımla başlayamaz.

Nilsen: Burada “gezegensel ölçüde” terimini kullanırken, Sizin dekolonizasyon hareketini global bir ölçekte de önemli gördüğünüzü anlıyorum?

Mbembe: Dekolonizasyon fikrinin global ölçekte gerçek manada politik, teorik ve estetik bir güç haline gelmesi için çok sayıda koşulun karşılanması ve hala daha birçok işin yapılması gerektiğini savunuyorum.  Şimdilik bu fikir çoğunlukla meşru bir istek ve bazı talihsiz durumlarda telafi edici bir söylemdir.

Dekolonizasyon hiçbir zaman istikrarlı bir kimlik, koruma, emniyet, güvenlik ve en nihayetinde düşmanla çevrilmiş bir benliğe karşı bağışıklık üretecek bir ego alanına veya ihtiyarî bir öz imgeye geri dönüş anlamına gelmemiştir. Bu çağa özgü güvenlik ve bağışıklık (immünite) arayışı ve risk korkusu, diyelim ki, Frantz Fanon’un tamamen bir denemeden geçmek, hatta bir sıkıntıyla yüzleşmekle ilgili olan dekolonizasyon sözcüğünün bir parçası değildir.

Dahası, tarihsel olarak sömürgeciliğin yayılması daha kapsamlı bir soruyla ilgilidir: Dünya’ya sahip olan kimdir? Bu soru, 15. Yüzyıldan bu yana emperyal yayılmacılık ve kolonyal işgallerin temelinde yatan asıl soruydu.  19. Yüzyılda Afrika’nın parçalanmasıyla beraber Avrupalı güçler Dünya’nın bütünüyle onlara ait olduğunu düşündüler. Dünya’nın gerçek sahipleriydiler ve yabancı insanların yaşadıkları her yeri ele geçirme hakları vardı. Bu toprakları ve aynı zamanda daima buralarda yaşamış olan insanları sömürebilirler ve böylece kontrol altına aldıkları her yerde bir etki olanı oluşturabilirlerdi.

Kolonyal yayılmacılık, büyük ölçüde gezegensel bir projeydi. Büyük ölçüde ulus devletler ve ulusal ticari şirketler tarafından yürütülmelerine rağmen, kolonyal yayılmacılık yeryüzünün kaynaklarının tekrardan paylaşımı ve en güçlü askeri güce sahip olan ve en büyük teknolojik avantaja sahip olanlar tarafından özelleştirilmesi ile alakalıydı. Bu nedenle en tarihsel anlamıyla, dekolonizasyon -tanımı gereği- gezegensel bir girişim, dünyanın radikal bir açılımı ve dünyaya radikal bir açılım, tecrite karşılık dünyanın derin bir nefes alışıydı.

Nilsen: Ve bir istihza?

Mbembe: Ve tabii ki, bir istihza. Ve ırkçılık. Çünkü ırkçılık, sömürgeciliğin DNA’sında var. Hiçbir kolonizasyon yoktur ki yüksek dozda yapısal ırkçılığa yol açmasın. Ve hiçbir kolonizasyon yoktur ki, o veya bu şekilde soykırım dürtüsünün tahriki altında olmasın.

Bu soykırım potansiyeli tahakkuk eder veya etmez fakat her daim orada bulunmaktadır. Bu potansiyel, Hannah Arendt’in ırk ve bürokrasi hakkındaki çalışmasında ortaya koyduğu şekliyle oradadır. Bu soykırım potansiyeli Amerika ve Avustralya’da gerçekleşti de. Almanlar tarafından da Namibia’da gerçekleştirildi. Yani her zaman ortada duruyor. Çünkü bir yerde ırkçılık varsa, orada soykırım potansiyeli var demektir. Irkçılığın bulunduğu yerde, dünyada var olmak diğerlerine muhalif olarak var olmakla aynı şeydir. Ve bu ikincisi kişinin kendi varlığının savunulması gerekmesine karşı bir tehdit olarak değerlendirilir. Gerekirse, ne pahasına olursa olsun.

Nilsen: Öyleyse, bazıları liberal projede halen işleyen kolonyal ve post-kolonyal yapıların bulunduğunu iddia edebilir. Bu durumda, halen bir soykırım potansiyeli olduğunu söyler misiniz?

Mbembe: Belki de yakın geçmişimizdeki diğer herhangi bir andan daha fazla, varoluşu bizim yeniden üretimimiz için gerekli görünmeyenlerle ve yalnızca varlığının veya bize yakınlığının kendi yaşamımıza fiziksel veya biyolojik tehdit oluşturduğu kabul edilenlerle ne yapacağımız sorusuyla gittikçe daha fazla karşı karşıya kalıyoruz.

Bu soruya yanıt olarak, tarih boyunca, fazlalık, istenmeyen, illegal, vazgeçilebilir veya gereksiz sayılan insan bedenleri için çeşitli kurallar paradigmaları tasarlanmıştır. Tarihsel yanıtlardan biri, mekansal dışlayıcı düzenlemelerin hayata geçirilmesinden oluşmuştur. Örneğin, modern yerleşimci veya soykırımcı sömürgeciliğin ilk aşamalarında Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Amerikan yerlilerine ayrılmış arazilere, Avustralya’daki gibi ada hapishanelerine, ceza kolonilerine, Güney Afrika’daki kamplara ve hatta Bantustanlara ilişkin durum böyleydi.

Gazze ve göçmen çocukların mobilite üzerine devam eden gezegensel savaş bağlamında hapse atılması geç Modern dönemden iki örnektir. Gazze ve göçmen çocukların hapse atılması, henüz gelmemiş olanın bir habercisi olabilir.

Gazze örneğinde, savunmasız, istenmeyen, fazlalık veya ırklarıyla ötekileştirilmiş insanların kontrol edilmesi, başta modüle abluka (modulated blockade) veya moleküler düğümlenme (molecular strangulation) taktiklerinin kombinasyonu yoluyla uygulanmaktadır. Abluka, Gazze Şeridi’ne kimlerin ve nelerin girip çıkabileceğini yasaklar, engeller ve sınırlar. Amaç, Şeridi tedarik hatlarından, altyapı şebekelerinden veya ticaret yollarından tamamen kesmek olmayabilir. Ne olursa olsun, şerit kısmen onu etkili bir şekilde mahpus bir bölgeye dönüştürecek şekilde girişe ve çıkışa yasaklanmış ve strangulasyon (sıkarak boğma ç.n) uygulanıyor.  Tüm bunlara, şümullü veya kısmi kapamaya, periyodik askeri çatışmaların olması ve yargısız suikastların umumileştirilmiş kullanımı eşlik ediyor. Mekânsal şiddet, insani stratejiler ve kendine özgü cezalandırma biyopolitiği, sırasıyla, fazlalık, istenmeyen ya da yasadışı olarak kabul edilen insanların yaşamları ve refahları için herhangi bir sorumluluktan kaçınılarak yönetildiği özel bir hapishanemsi alan üretmek için bir araya geliyor.

Ama daha önce de belirttiğim gibi, hız ve mobilite üzerine savaşlar olarak adlandırılabilecek yeni savaş biçimlerinden oluşan 21. yüzyılın başlarından başka bir örnek daha var. Mobilite ile ilgili savaşlar, ucuz bedenleri sınırlara çevirmeyi amaçlayan savaşlardır. Genel olarak çevreyi ve savunmasız insanların varoluş ve hayatta kalma araçlarını toz ve harabe yığınlarına çevirerek başlarlar ve böylelikle onları bir sığınak aramak için kaçmak zorunda bırakırlar. Çevrelere ve ekosistemlere karşı olan ve onları ölümcül ve yaşanmaz hale getiren bu tür savaşlar tesadüfi değildir. Bunlar metodik olarak programlanır ve işleme konur. Bu tür ortamlar ve ekosistemler, yeni silahların deneme alanlarıdır. Bu tür bir savaşın hedefleri hiçbir şekilde tekil bedenler değil, aksine işe yaramaz ve fuzuli olarak değerlendirilen büyük insan yığınlarıdır.

Nilsen: Bunu biraz daha detaylandırabilir misiniz?

Mbembe: Farklı bir şekilde anlatayım. Son günlerde, bu proje olabildiğince çok insanı gereksiz saymaktadır. Yeni tarz, büyük ölçekte ucuz beden üretimidir, çöp sayılacak kalıntı bir insanlık oluşturmaktır. Yeni bir iklim rejimine girişimizle, bu süreç yalnızca daha da yoğunlaşacaktır. Yeryüzünde yaşamın üretilmesi ve doğumlar için küresel koşullar değişimini sürdürdükçe, gezegensel seviyedeki nüfus politikaları fazlalık ve atık yönetimi ile benzerliğini giderek artıracaktır. Dünyamızın gelecekteki jeopolitiği açısından, popülasyonlar sadece Darwinci cinsel seçilim terimleriyle değil, aynı zamanda faydacı ve biyo-fizyolojik-organik bir çerçeve içinde daha fazla ele alınacaktır.

Güney Afrika gibi toplam nüfusun çok yüksek bir yüzdesinin işsiz olduğu bir yeri ele alalım. Bunun nedeni “bir işin” olmaması değildir. Bunun nedeni insanların çalışmak istememesi de değildir.

Aslında, Afrika’da ve Küresel Güney’in diğer kısımlarında olduğu gibi burada da yapılacak neredeyse her şey yarım duruyor ve yapılmayı bekliyor. Herkese daha iyi bir yaşam yaratmak için yapılması gereken iş miktarı hesaplanamayacak kadar çok. Ancak ekonominin yapısının gerçekten de her birimize ihtiyacı yok. Ayrıyeten zamanımıza da ihtiyacı yok. Her bir vücuda, tüm kas gücümüze veya enerjimize ve hatta sosyal ve kolektif zekamızın büyük bir kısmına ihtiyacı yoktur. Ve insanlık tarihinde yalnızca programlanabilir olanın önemli olacağı bir aşamaya geçerken, gelecekte bu durum daha da geçerlilik kazanacaktır. Konuştuğumuz gibi, birçok vücut zaten hesaplama kapsamının dışında kalıyor. Neyin önemli olduğuna dair terimleri yeniden oluşturmaz ve bu süreçte hangi değerin neye delalet ettiğini belirlemez ve bunun yanı sıra değer atama, değer ölçme, değer değişimi prosedürlerini de tekrardan anlamlandırmadıkça bir şeyler değişmeyecektir. Bunlar, sömürgesizleştirme talebinin salt bir ideolojik hayalden daha fazlası olması için adına layık herhangi bir dekolonizasyon projesinin ele alması gereken temel sorulardan bazılarıdır.

Devam edecek.

Yazının orjinali için tıklayın.

Fotoğraf aynı kaynaktan alınmıştır.


Yayımlanan bu yazı Türkçe’ye Safa Nur Altuncu tarafından sosyokritik.com için çevrilmiştir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz.

1957’de Kamerun’da doğdu. Tarih lisans ve yüksek lisans eğitimini ülkesinde gördü. Tarih doktorasını ve siyaset bilimi yüksek lisansını Paris’te yaptı. Afrika tarihi ve politikaları uzmanlığının yanında, günümüzün önde gelen post-kolonyal yaklaşım kuramcılarındandır. ABD’de birçok üniversitede ders verdi. Senegal’in başkenti Dakar’da, Afrika’da Sosyal Bilimler Gelişmesi Konseyi’ni yönetti. Halen Güney Afrika’da Johannesburg Witwatersrand Üniversitesi Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Enstitüsü’nü yönetiyor. ...

Go to TOP