Son Yazılar

Sosyo-Kültürel Perspektifte Risk

Risk bir tabuyu yıkmanın, bir sınırı geçmenin, bir günah işlemenin sonucu olabilir. Bu ‘risklerin’ merkezinde kural çiğnemenin duygusal boyutları vardır: öfke, kaygı, hayal kırıklığı, nefret, öfke, korku.

Risk ve Kültür

Kültürel antropolog Mary Douglas sosyo-kültürel risk analizlerinde çok önemli bir figür olmuştur. Risk üzerine ‘kültürel/sembolik’ perspektiflerin ilk savunucusu ve etkileyicisidir. Douglas’ın riske yaklaşımı en iyi, otuz yıl önce başladığı beden, benlik ve kirlenmenin ve tehlikenin düzenlenmesi hakkındaki yargıların sembolik yönlerinin tehlike, kirlilik ve ötekililiğin yargılarının üzerine oturtularak kuramsallaştırıldığı yörüngenin bir parçası olarak anlaşılabilir. Douglas için risk, tehlike ve ötekilikle (ayrılmış olanla) bir başa çıkma stratejisidir. Risk üzerine yazdıklarının çoğu, neden bazı tehlikelerin ‘risk’ olarak tanımlandığını ve diğerlerinin ‘risk’ olarak tanımlanmadığını açıklamaya çalışıyor. Başlıca açıklamaları sosyal grupların, organizasyonların veya toplumların benlik ve öteki arasındaki sınırları korumanın, sosyal sapma ile başa çıkmanın ve sosyal düzeni sağlamanın önemi etrafında döner. Böylece onun yaklaşımının ve onun takipçilerinin yaklaşımı riske karşı yapısal işlevselci bir yaklaşım olarak tanımlanabilir.

Bu bölüm Douglas’ın risk konusundaki çalışmasının en tamamlayıcı/en ayrılmaz yönlerini gözden geçirmektedir. Kültürün risk inşasındaki önemini tartışmayla başlar ve saflık, tehlike ve beden ile ilgili konulara geçer. Ardından risk ve suçlamanın arasındaki ilişkiye bakar. Bölüm, riske kültürel tepkileri yapılandırarak şebeke grup kavramının tartışılmasıyla sonuçlanmaktadır.

Kültürün Önemi

Douglas, risk üzerine yazdığı kapsamlı yazılarında, riski anlamak için bilişsel bilimsel ve diğer teknik-bilimsel yaklaşımlara yönelik eleştirisinde net bir tavır sergiliyor. Bilişsellik ve seçim süreçlerine odaklanan risk algısı araştırmalarına hâkim olan psikolojik araştırmacıların benimsediği bireysel yaklaşımı özellikle eleştiriyor.  Douglas şunu iddia ediyor: “Biliş ve seçimin profesyonel tartışması dikkat için belirli riskleri seçen sosyal etkiler ile ilgili sürdürülebilir bir teori oluşturamadı. Yine de risk algısının kişisel olduğunu ciddi olarak savunmak zordur” (1985:3). ‘Uzman’ ve ‘sıradan’ insanların risk yargıları arasında yaygın olarak gözlemlenen fark bazı psikometrik risk analistlerinin iddia ettiği gibi sıradan insanların olasılıklar ile ilgili düşünememesi gerçeğinde değil, aksine diğerlerinin riski değerlendirme şekillerinde endişeler taşıması gündeme getirilir. Bu endişeler özünde bireysel olmaktan çok kültüreldir: “Bireyler özellikle büyük politik meseleler ile ilgili bağımsız seçimler yapmaya çalışmazlar. Olasılık ve güvenilirlik tahminiyle karşı karşıya kaldıkları zaman kültürel olarak öğrenilmiş varsayımlar ve baskılarla zaten hazır hale gelirler” (Douglas 1992: 58).

Douglas, insanların neden ‘riskli’ olarak sınıflandırıldığını bildikleri etkinliklere katılmayı tercih edebileceklerini tartışırken şunu iddia eder: “Doğru hijyenik tavsiye almayı reddetmek anlayış zayıflığına dayandırılamaz. Bu bir tercihtir. Tercihlerin açıklamasını yapmak için sadece kültürel teori vardır” (Douglas, 1992: 103). Riske verilen sıradan tepkiler uzman değerlendirmelerine ters düşüyorsa yanlış veya ön yargılı olarak görülmemelidir. Daha ziyade belirli bir kültürel bağlamdaki kullanımlarının ve değerlerinin farkına varmak lazım. Douglas (1985: 80) ayrıca, insanların riskler hakkında yargılarda bulunmak için kullandıkları sezgisel veya zihinsel modellerin, psikometrik perspektifte olduğu gibi sadece ‘bireysel karar alıcı için bilişsel yardımlar’ olarak düşünülmemesi gerektiğini savunur. Bunun yerine belli sosyal işlevler ve sorumluluklar üzerine kurulmuş olan ortak gelenekler, beklentiler ve kültürel kategoriler olarak görülmelidirler. Douglas (1985: 81) kültürü, insanların riskleri ve sonuçlarını hesaplamalarına yardımcı olan bir ‘anımsatıcı sistem’ olarak tanımlar. Kültür sadece insanların riski anlamalarına yardım etmekle kalmaz; aynı zamanda karşılıklı mesuliyetleri ve beklentileri de dikkate alarak bireysel risk düşüncesinden ziyade toplumsal bir risk kavramına katkıda bulunur: “Bir topluluk hangi öngörülebilir kayıpların en olası olduğunu, hangi olası kayıpların en zararlı olacağını ve hangi zararların önlenebileceğini saptamak için paylaşılan, birikmiş deneyimlerini kullanır. Bir topluluk aynı zamanda aktörlerin dünya modelini ve farklı sonuçların ağır veya önemsiz olarak değerlendirildiği değerler skalasını inşa eder” (Douglas, 1985: 69).

Douglas, neyin bir risk olarak kabul edildiği ve bu riskin ne kadar kabul edilebilir olduğu düşüncesi ile ilgili olarak aynı kültür içindeki gruplar arasındaki farklılıklar da dahil olmak üzere risklerle ilgili yargıların kültürel göreceliliğini vurgular. Geleneksel risk araştırması, eşitlik ve adalet tanımı etrafındaki kavramsal, etik ve ahlaki zorlukları görmezden gelir: “Her tür toplumun kendine özgü bir etik sistemi vardır” (Douglas, 1985: 15). Bu yüzden riskin nasıl kabul edilebilir olduğuna veya olmayacağına dair değerlendirme ile ilgili sorunu tanıma veya bulma konusunda çuvallar. Bundan dolayı risk tartışmasını çözmenin bir yolu olarak halka risk hakkında ‘daha iyi’ iletişim veya daha fazla eğitim sağlamaya odaklanmak anlamsızdır. Zira konu yanlış yönlendirilmiş bir algı değil daha çok siyasi, ahlaki ve estetik yargıların çatışmasının sonucudur.

Risk ve Suçlama: Kültürel Teoride Denemeler (1992), risk üzerine yazdığı en son makale derlemesinin başlığından da anlaşılacağı gibi Douglas’ın risk yaklaşımı, belirli bir sosyal grubu tehdit eden tehlikeyi suçlamada risk kavramının politik kullanımını güçlü bir şekilde vurgular. Riskin özellikle sorumluluk, hesap verebilirlik ve suçlama ile ilişkili olarak siyaset kavramlarıyla çok yakından ilişkili olduğunu savunuyor. Ayrıca riskin nasıl seçici bir süreç olduğu ile de ilgileniyor: Neden bazı riskler göz ardı edilir veya önemsenmezken diğerlerine yüksek kaygı, korku veya öfke ile cevap verilir.

Kültürün önemine vurgu yapmasına rağmen Douglas, riske karşı ‘güçlü’den ziyade ‘zayıf’ bir yapılandırmacı yaklaşım sergiliyor. Gerçek dünyada bir dizi risk veya tehlikenin var olduğunu savunarak ‘tehlikelerin gerçekliğinin söz konusu olmadığını vurguluyor. Tehlikeler modern ve modern öncesi her iki durumda da son derece gerçektir. Bu argüman tehlikelerin gerçekliğiyle ilgili değil, nasıl politize edildikleriyle ilgilidir. Bunu ne kadar vurgulasak da azdır” (Douglas, 1992: 29). Bir toplum tarafından belirli tehlikeler seçilir ve bazıları görmezden gelinir ve ortak değerlerine ve endişelerine dayalı olarak belirli bir kültür için anlamlı olan belirli nedenlerle ‘riskler’ olarak adlandırılır. Başka bir deyişle, Douglas, riske dair bilgi sadece sosyo-kültürel süreçler sayesinde üretiliyor olsa bile riski, sosyal olarak inşa edilmiş bir yorum ve nesnel olarak var olan ‘gerçek’ bir tehlikeye cevap olarak görür.

Saflık, Tehlike ve Beden

Douglas’ın risk üzerine yazıları, daha önceki yazılarında öne sürülen fikirlere, özellikle de etkili eseri Saflık ve Tehlike kitabına dayanıyor (İlk olarak 1966’da yayınlandı). Bu kitapta, çeşitli toplumlarda kirlilik ve temizlik ile ilgili düşünceler ve ritüellerin antropolojik bir analizi işlenmiştir. Yapısalcı bir teorik çerçeve benimseyen Douglas, kültürlerde tabuların, onları istikrarsızlaştırmakla tehdit eden davranışlardan korumak için nasıl davrandığını açıklamayı amaçlar. Bu bölümde daha sonra tartışılacağı gibi Douglas’ın saflık, kirlilik ve tehlike kavramlarını kuramsallaştırması, onun çağdaş batı toplumlarında riskin kültürel rolüne ve önemine yönelik anlayışına dayanıyor, bilhassa, kendi bütünlüğüne tehdit (ve dolayısıyla risk) teşkil eden olarak konumlandırdığı Öteki’yi suçlamak ve marjinalleştirmek için bir kavram olarak risk kullanımının temelini oluşturmaktadır.

Douglas’ın saflığın ve kirliliğin sembolik doğasına yönelik fikirlerinin merkezinde şu var; et parçası olan beden, beden politikası (ya da parçası olduğu cemaat) için bir kavramsal mikro-kozmostur. Bu, özellikle her iki bedenin deliklerine giren ve çıkan fenomen akışının sembolik olarak nasıl kavramsallaştırıldığı ve kontrol edildiği ve ‘iç’ ve ‘dış’ arasındaki sınırların nasıl inşa edildiği ve nasıl denetlendiği ile ilgili bir durumdur. İnsan bedeninin iç ve dış arasında belirli sınırlara sahip olarak kavramsallaştırması gibi toplum kavramını da şekle, dış sınırlara, ayrımlara ve içyapıya sahip olarak görür: Beden, herhangi bir sınırlandırılmış sistemi temsil edebilecek bir modeldir. Sınırları, tehdit altında olan veya belirsiz olan herhangi bir sınırı temsil edebilir. Beden karmaşık bir yapıdır. Farklı parçalarının ara işlevleri ve aralarındaki ilişki, diğer karmaşık yapılar için simge kaynağı sağlar (Douglas, 1966/1969: 115). Beden düşünceleri ve onun açıklıkları ve sınırları, insan toplumlarının asıl endişesine hitap eder: Düzensizlik, pislik ve kirlilikten kaynaklanan düzen ve istikrar tehditleriyle nasıl başa çıkılacak.  

Douglas’a göre bedensel kontrol, sosyal kontrolün bir ifadesidir. Sınırlar üzerindeki sosyal kontroller gevşemişse, bireyin bedeninin açıklıkları üzerindeki kontrolleri de gevşer. ‘Saflık ve Tehlike’nin temel sorunsallarından biri, hijyen nosyonları aracılığıyla anlaşılan ve buna göre hareket edilen/davranışta bulunulan sabit sistemlerin tanımlanmasıydı. Bu yüzden örneğin, hangi maddelerin bedensel tene dahil edilmesi gerektiğine dair fikirler-neyin saf ve bundan dolayı sindirilebilmesi güvenli olur durumu- beden politikasına dair yansıtıcı (ayna görevi gören) nosyonlar ve bir toplumun sınırlarının nasıl korunduğu, belli insanların girişlerinin düzenlenmesi ve diğerlerini beden politikasının dışında tutulması durumları. Düzene ve düzensizliğe dair fikirler temelde neyin kirli ve neyin temiz olduğunun temelini oluşturur.

Saflık ve pisliğe yanıt olarak sınıflandırma sistemleri tüm kültürlerde işler. Bazı kültürlerde regl kanının özellikle kirletici olduğu düşünülürken, bazılarında ölüm kirliliği sürekli bir endişedir (Douglas, 1966/1969: 121). Bununla birlikte ‘ilkel’ kültürlerde bu sınıflandırma sistemleri daha fazla güce ve bütünlüğe sahipken, modern kentleşmiş kültürlerde daha parçalı ve dağınıktır ve dolayısıyla daha az güce sahiptir (Douglas, 1966/1969: 40). Kirliliğe dair inançlar bu yüzden keyfidir fakat kendi kültürel bağlamları içinde daha derin kaygıları ve korkuları yansıtır.

Örneğin Çağdaş Avrupa’daki kirlilik ve temizlik nosyonları, mikroorganizmalarla ilgili endişelerin etkisinden sembolik kaygılarla ilgilidir, kirlilik:

“esas olarak düzensizlikle eşdeğerdir. Mutlak kirlilik diye bir şey yoktur: Kirlilik kişinin bakışına göre değişir. Kirlilikten kaçınıyorsak, bunun nedeni ilahi dehşetten sakınma olmadığı gibi, korku da değildir. Keza hastalığa ilişkin düşüncelerimiz de, kirliliği giderme ya da ondan kaçınma tutumumuzu açıklamaz. Kirlilik düzeni tehdit eder. Onu ortadan kaldırmak olumsuz bir hareket değil, ortamı düzenlemek için gösterilen olumlu bir çabadır” (Douglas, 2017: 24).

Bu nedenle ayakkabılar kendi başlarına kirli değildir. Fakat bir yemek masasına koyulduklarında kirlenirler çünkü ‘yerlerinde değildir’; yiyecekler giysilere sıçrarsa veya yemek bittikten sonra tabakta bırakılırsa kir olurlar. Bireyin diğer şeylerden ve insanlardan ‘kurallara uygun’ ayrılığını tehdit ettiğinden dolayı kirlilik saldırgan ve rahatsız edici olarak inşa ediliyor ve sınırların ortadan kalkması, birbirine karışmanın göstergesi oluyor. Saflık ve tehlike ile ilgili endişeler özellikle bedenin/toplumun uçlarına yönelir. Uçlar sınırları çizdiğinden ve onları ayırdığından dolayı eşiktedir ve bu nedenle tehlikelidir. Yüksek düzeyde güvenlik ve kontrol gerektirir:

“bütün uçlar tehlikelidir. Şu ya da bu yöne çekilecek olursa, asli deneyimin biçimi değişir. Her türden fikir yapısının uçları savunmasızdır, saldırıya açıktır. Bedendeki deliklerin, bedenin özellikle savunmasız noktalarını simgelemesi muhtemeldir. Bu noktalardan çıkan maddelerin marjinal maddeler olduğu gün gibi ortadadır. Tükürük, kan, süt, idrar, dışkı ve gözyaşı dışarı çıkarak bedenin sınırlarına karşı gelir. Bedensel kabuklar, deri, tırnak, saç kırpıntıları ve ter için de bu böyledir. Hata, bedensel uçları diğer bütün uçlardan ayrı olarak değerlendirmekten kaynaklanmaktadır” (Douglas, 2017: 153).

Saflık ve pislik ritüelleri, düzensizliği sınırlamaya, sosyal bağları desteklemeye ve güçlendirmeye, belirli kültürel ortamlarda ‘deneyimde birlik yaratmaya’ hizmet eder (Douglas, 1966/1969: 2). Douglas, Hindistan’ın dağlık bölgesinde yaşayan bir Hindu kastı olan ve bedenin sınırlarını korumaya büyük özen gösteren, bedene ‘kuşatılmış, her giriş ve çıkışı casuslar ve hainler için korunan bir kasaba gibi davranan” Coorglar’ın örneğini veriyor (Douglas, 1966/1969: 123-124). Coorglar bedenden çıkan hiçbir şeyin yeniden girmesine izin vermiyor bundan ötürü kirlilik en büyük tehlike olarak görülüyor. Kültürleri izole edilmiştir, çevresindeki dünya ile sadece ara sıra temas halindedir. Coorgların kendi bedenlerinin sınırlarını denetleme takıntısı, topluluklarının dışarıyla olan teması ve azınlık gruplarının birliğini, bütünlüğünü ve yaşamını koruma gerekliliği konusundaki endişelerine yansıyor.

Bu sebeple kirlilik hakkındaki fikirler iki anlam düzeyinde işler. Büyük ölçüde araçsal olan ilk anlam düzeyinde, kirlilik düşünceleri sosyal baskıları ve kuralları pekiştirir. Ahlaki değerleri muhafaza eder ve siyasi gücü destekler. Kirlilik düşünceleri, sosyal düzeni sürdürmek için tehdit olarak kullanılabilir:

“Bu düzeyde ahlak kurallarını tasdik etmek üzere doğa yasaları devreye sokulur: Bu hastalığa zina, şu hastalığa ise ensest sebep olur; bu meterolojik afet siyasi ihanetin sonuyken, şu afet Tanrı’ya hürmetsizliğin sonucudur. Bütün evren insanların birbirlerini iyi yurttaşlığa zorlaması amacına hizmet eder.” (Douglas, 2017: 25).

Daha sembolik bir düzeyde, kirlilik inançları sosyal ilişkilerde hiyerarşi ve simetri hakkındaki fikirleri yansıtan sosyal sistemle ilgili daha geniş endişeler için analoji işlevi görür: “Kirliliğe ilişkin düşünceler düzenin düzensizlikle, varlığın yoklukla, biçimin biçimsizlikle ve yaşamın ölümle ilişkisine dair görüşleri de bünyesinde barındırmaktadır” (Douglas, 2017: 28). Douglas’ın şemasına göre, bir sosyal sistem veya topluluk içinde dört tür sosyal kirlilik vardır. İlki, topluluğun dış sınırlarını tehdit eden bir tehlikeye ilişkindir. İkincisi ise topluluğun iç sınırlarını çiğnemekten geçmektir. Üçüncü tür sosyal kirlilik, sınırların uçları boyunca oluşurken, dördüncüsü topluluk içindeki iç karşıtlıklar tarafından yaratılır ve ‘temel öneri/hipotezlerin bazıları diğer temel öneri/hipotezlerin bazıları tarafından reddedildiğinde böylece sistem kendisiyle çatışır gibi görünür” (Douglas, 1966/1969: 122). Kirlilik kuralları genellikle ahlaki kodlarla ilişkilendirilir. En nihayetinde kirlilik inançları çoğu kez günahları cezalandırmaya ve bu şekilde ahlaki sistemi desteklemeye hizmet eder.  

Ahlaki ilkelerin şiddeti zayıfladığı zaman kirlilik inançları, kınama için başka bir gerekçe sağlayarak onları desteklemek için kullanılabilir. Bu dört şekilde destekler:

(i) Bir durum ahlaki bakımdan iyi tanımlanmadığında, kirlilikle ilgili bir inanç, kural ihlalinin gerçekleşip gerçekleşmediğinin geriye dönük biçimde (post hoc) belirlenmesi yönünde bir kural ortaya koyabilir.

(ii) Ahlak kuralları arasında çatışma baş gösterdiğinde, kirlilikle ilgili bir kural basit bir ilgi odağı tayin ederek karışıklığı azaltabilir.

(iii) Ahlaki bakımdan yanlış olduğu düşünülen bir hareket, ahlaki bir infial yaratmadığında, kirlenmenin zararlı sonuçlar yaratabileceğine duyulan inanç, suçun ciddiyetini arttırarak kamuoyunu doğru tarafa çekebilir.

(iv) Ahlaki infial pratik yaptırımlarla pekiştirilmediğinde, kirlilikle ilgili inançlar hatalı olan kimseler için caydırıcı olabilir (Douglas, 2017: 166).

Douglas, kültürel sınırları ihlal ettiği görülen birinin özel olarak damgalanmış ve kirletici konumuna dikkat çekiyor: “Kirleten bir insan her zaman haksızdır. Bu davranışıyla, yanlış bir duruma yol açmış ya da geçilmemesi gereken bir çizgiyi geçmiştir ve bu yer değişimi başka birisini tehlikeye sokar” (Douglas, 2017: 144). Bu yüzden kirleten insanlar, hem kültürel normları veya tabuları çiğnediği için hem de eylemleriyle başkalarını tehlikeye attıkları için ahlaksız olarak görülür.

Tüm kültürel sınıflandırma sistemleri anormalliklere, uyum sağlamayan şeylere ve belirsizliklere, birden fazla kategoriye uyabilen şeylere sahiptir. Anormallikler ve belirsizlikler kaygı ile değerlendirilir ve bundan dolayı ‘riskli’ veya tehdit edici olarak ele alınır. Douglas (1966/1969: 38) batı toplumlarının içinden, akışkan olmayan bir madde olarak sıvı ve katı arasındaki sınırı bozan ve sınırı belirsizleştiren, huzursuzluk ve tiksinti duygularıyla karşılanan, kendisi ile arasındaki sınırlara saldıran yapışkan şeker pekmezini örnek verir. Tüm kültürler bu anormalliklerle ve belirsizliklerle başa çıkma yollarına sahiptir. Belirsizlikle başa çıkmanın bir yolu, bir fenomeni sadece bir kategori altında sınıflandırmak ve kategori içinde tutmaktır. Böylece belirsizlik potansiyeli azaltılır. Anormallikle baş etmenin başka bir yöntemi de fiziksel olarak onu kontrol etmek ve ortadan kaldırmaktır. Üçüncü bir yol, anormal şeylerden kaçınmak, onları anormal hale getiren sınıflandırma sistemini onaylayarak ve güçlendirerek anormallikleri olumlamaktan kaçınmaktır. Alternatif olarak, anormal olaylar ya da şeyler tehlikeli olarak etiketlenebilir. Son olarak şiir ve mitolojide olduğu gibi ritüelde ‘anlamı zenginleştirmek veya başka varoluş düzeylerine dikkat çekmek için’ kullanılmak suretiyle başa çıkılabilir (Douglas, 1966/1969: 40).

Özetlemek gerekirse, ‘kir’ kavramı ve onunla ilgili ‘pislik’, ‘kirlilik’ ve ‘kirletme’ kavramları doğası gereği tehlike ve riskle ilgili düşüncelerle doludur. Bu kavramlar, kültürel değerlerin ve beklentilerin, sınırlara, sınıflandırmalara ve kategorilere riayetsizlik ile bozulduğuna ilişkin kültürel görüşlerden kaynaklanmaktadır. Bu yaklaşımda ‘risk’ kural çiğnemeye tepki olarak anlaşılabilir. Risk bir tabuyu yıkmanın, bir sınırı geçmenin, bir günah işlemenin sonucu olabilir. Bu ‘risklerin’ merkezinde kural çiğnemenin duygusal boyutları vardır: öfke, kaygı, hayal kırıklığı, nefret, öfke, korku.

Metnin Kaynağı

Lupton, D. (1999), Risk. Routledge, London. S. 37-46

Metin İçindeki Kaynaklar

Douglas, M. (1966/1969), Purity and Danger: An Analysis of Concepts of Pollution and Taboo. London: Routledge & Kegan Paul.

Douglas, M. (1985), Risk Acceptability According to the Social Sciences. New York: Russell Sage Foundation.

Douglas, M. (1992), Risk and Blame: Essays in Cultural Theory. London: Routledge.

Douglas, M. (2017), Saflık ve Tehlike (çev. Emine Ayhan). Metis Yayınları, İstanbul.


Yayımlanan bu yazı Türkçe’ye Yusuf Fırat tarafından sosyokritik.com için çevrilmiştir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz.

 

Go to TOP