Son Yazılar

Her Türlü Olumlu Gelişme İklim Değişikliğinden Kaynaklanabilir

İklim değişikliği sadece bir felaket değildir: Felaket beklentisidir ve insanları harekete geçmeye zorlayan da bu beklentidir. İnsanların ve kaynakların seferber edilmesini güçlendiren felaket beklentisidir.

Ulrich Beck ile 5 Dakika: “Her türlü olumlu gelişme iklim değişikliğinden kaynaklanabilir.”

İklim değişikliği, Avrupa üzerindeki hükümetlerin karşı karşıya olduğu en çarpıcı sorunlardan biridir. Fakat dünyanın siyasi ve sosyal düzenini değiştirme potansiyeline sahip mi? EUROPP(Avrupa Siyaseti ve Politikası)’ın Genel Yayın Yönetmeni Stuart Brown, Ulrick Beck ile yaptığı röportajda, iklim değişikliğinin meydana getirdiği dönüşümleri, küresel kentlerin yenilik üretmedeki rolünü ve iklim şüphecilerinin neden tereddütlerini bir kenara bırakıp iklim değişikliği çözümlerini kabul etmeleri gerektiğini tartışıyor.

İklim değişikliği dünyanın siyasi ve sosyal düzeni için ne kadar önemlidir?

İklim değişikliği tartışmasında, değişikliğin gerçekten olup olmadığına ve eğer gerçekse, acil çözümün nasıl bulunacağına daha fazla odaklanma eğilimindeyiz. Bunun sebebi, iklim değişikliğinin son derece zamana duyarlı (acele etmemiz gereken) bir konu olduğuna inanmamız. Ancak iklim değişikliği söyleminde ve bunun algısında vuku bulan temel dönüşümü anlamak için acil çözüm arayışını iklim değişikliğinin dünyayı fiilen nasıl dönüştürdüğü sorusundan ayrıştırmalıyız.

Benim düşünceme göre, bu hem olumlu hem de olumsuz sonuçlar doğurma potansiyeline sahip bir dizi temel değişikliği içerir. En önem teşkil edenlerden biri çatışma ve sınıf fikrimizdir. Dünyanın standart ulus devlet modelinde, bu kategoriler iklim değişikliği konularının anlaşılmasını sağlamak için çok yumuşaktır. Doğrusu onları istememiş olsak da dönüşümlerin birçoğu zaten başlamış durumda. Gerçekten de onları görmezlikten gelme eğilimindeyiz fakat iklim değişikliğini daha sosyolojik perspektiften kavramsallaştırırsak görünürler.

İklim değişikliği politikalarını anlama konusunda ulus devlet modelinin belli sınırlamaları nelerdir?

İklim değişikliği meselesinin siyaset ve sosyal bilimlerdeki genel bakış açımıza nasıl uyduğuna bakarsak, ‘metodolojik milliyetçilik’ olarak adlandırdığım şeyin sınırlarını görebiliriz. Sınıfla, çatışmayla veya siyasetle arasında bağlantı kurulup kurulmadığına bakmadan neredeyse her konuyu uluslararası alanda örgütlenmiş ulus devletler bağlamında çerçevelendiriyoruz.

Oysa dünyaya iklim değişikliği perspektifinden baktığımızda bu hiç de uymuyor. Örneğin, temel risk kavramını ele alırsak- bu durumda küresel iklim riski- bu kavramın mantığına zaten gömülü yeni bir güç yapısının var olduğuna ulaşırız. Bunun sebebi, risk hakkında konuştuğumuz zaman öncelikli olarak bunu alınan kararlarla ve karar vericilerle ilişkilendirmemiz gerektiğidir. Risk alanlar ile bundan etkilenenler arasında köklü bir ayrım yapmalıyız. İklim değişikliği vakasında bu insan grupları tamamen birbirinden farklıdır. Kararları alanlar, risklerden etkilenenlerin hayatları üzerine olan sonuçları açısından sorumlu tutulmuyor ve etkilenenlerin karar alma sürecine gerçek bir katılma yolu yok.

Dolayısıyla başlangıcından beri emperyalist bir yapıya sahibiz. Çünkü karar alma süreci ve bunun sonuçları tamamen farklı gruplara izafe edilir. Bunu sadece bir ulus devlet perspektifinin dışına çıktığımızda ve konuyu daha geniş bir açıdan ele aldığımızda gözlemleyebiliriz. Buna araştırma biriminin ulusal perspektifte dışlanmış olan risk topluluğunu içerdiği kozmopolit (çok uluslu) perspektif diyorum; mesela karar vericiler ve kararlarının sonuçları.

Bu dönüşüm, gücü ulus devletlerden dünya kentlerine kaydıracağını yazmıştınız. Kentler iklim değişikliği çözümleri için neden bu kadar önemli?

Sanırım bu, iklim değişikliğinin beraberinde getirdiği en önemli dönüşümlerden biri. İklim konferanslarına ve kurulma şekillerine bakarsanız, çoğunlukla ulus devlet temelinde organize olduklarını, ulus devlet temsilcilerinin katıldığı ve neredeyse her zaman birbirleriyle karşı karşıya geldiklerini görürsünüz. Uluslararası ilişkiler perspektifinden baktığımızda iklim değişikliğine ilişkin olarak farklı ülkeler ve bölgeler arasında pek çok anlaşmazlıklar olduğunu hafife almamalıyız. Bazı ülkeler bunu ciddi bir sorun olarak ele alıyor çünkü modernleşmenin sonuçlarını dünya üzerindeki diğer insanlar ve ülkeler için kabul ediyorlar. Diğer devletler bunu hiçbir şekilde yapmıyor. Dolayısıyla, birbirini takip eden konferanslar düzenliyoruz ve her biri başarısızlıkla sonuçlanıyor çünkü farklı devletlerin ulusal çıkarlarını tanımlamada farklı yolları var.

Ulusal bakış açısına göre devletler ana aktörlerdir fakat gerçekte müdahil birçok başka aktör vardır. Nitekim, son on yılda uygulayıcılar ve araştırmacılar küresel kentleri iklim değişikliğiyle ilgili önemli aktörler olarak tanımaya başladılar. Kentleri önemli yapan durum nedir? Başlangıç için, iklim değişikliği duyularla görülemez. Bu, sosyolojik açıdan çok önemli bir yöndür. İklim değişikliğinin kokusunu alamayız; ne tadına bakabiliriz ne de dokunabiliriz. Bunun insan kaynaklı mı ya da doğal afet mi olduğu da belirsizdir: Bunların hepsi doğal afetler gibi görünüyor ve halihazırda insan faaliyetinin sonucu olup olmadığını yüzde yüz kesin bir şekilde bilmenin hiçbir yolu yok.

Duyularımızla görülmediğinden dolayı küresel kamuoyunda ele alınan bilgi ve verilere ve kendimizin neleri müşahede edeceğimize çok bağlıyız. Burada kentlerin, insanların halihazırda iklim değişikliğini doğrudan deneyimledikleri eylem alanları olduğunu görüyoruz. Duman ve emisyon (egzoz gazı) üreten arabalarda kokusunu alıyorlar. Bazı kentlerde sellerin sonuçlarını da görüyorlar. Daha doğrudan deneyimledikleri için iklim değişikliğinin etkilerinden kopan ulus devletlerin bir bakıma yapmadığı bir şeyler yapma baskısını hissediyorlar.

Bu ilginç ve önemli bir unsura ışık tutmaktadır. İklim değişikliği sadece bir felaket değildir: Felaket beklentisidir ve insanları harekete geçmeye zorlayan da bu beklentidir. İnsanların ve kaynakların seferber edilmesini güçlendiren felaket beklentisidir. Bu bağlamda, harekete geçirici bir kuvvet ve siyasi iktidarın meşrulaştırılması için bir kaynaktır.

Kentler genellikle hem siyasi açıdan hem de son yenilikleri kucaklama bakımından ulus devletlerden daha ilerici bir yapı olarak kabul edilir. Dünya kentlerine geçiş olsaydı, bu ilerici eğilim dünya siyasetine nüfuz edebilir miydi?

Bunun merkezi bir netice olduğuna inanıyorum. Kentlerin gerçekten uluslardan farklı bir siyasi parti ve hükümet yapısına sahip olduğunu görebiliriz. Örneğin, Zürih İsviçre’nin en büyük kentlerinden biridir ve dünyanın her yerinden insanlarla geniş ölçüde kozmopolittir. Sadece yaşadıkları yerel birimle bağlantılı değil, aynı zamanda bölgenin ötesinde her türden ağa ve birbirine geçen alanlara sahip olan birbirine bağlanan profesyonelleri cezbeder. Muhafazakârlar bu bağlamda nasıl güç elde edeceklerini anlamıyor görünmüyor çünkü kent kırmızı-yeşil bir hükümete sahiptir (Yeşiller ve Sosyal Demokrat koalisyon kastedilmektedir ç-n).

Kentlerin içinde her türlü yenilik meydana geldiğinden dolayı iklim değişikliği hususunda birçok yönden çok ilginç aktörlerdir. Bence burada başka bir şey daha devreye giriyor; iklim değişikliğine inanmayanlar aslında kendi çıkarlarıyla çelişiyor. İklim değişikliği, teknik ve sosyal yeniliğe öncülük ediyor ve günlük yaşam için normatif anlayışların yeniden oluşmasını sağlıyor: Dünyayı daha iyi, daha yaşanılabilir ve daha keyifli hale getirmek. Varlığını inkâr etmek, bu yeniliği engellemektir. Bu gelişme küresel kentlerdeki deneyimin büyük ölçüde bir parçasıdır.  

Bu nedenle bir iklim şüphecisi, kendine fayda sağladığından dolayı iklim değişikliğiyle mücadele çabalarını sahiplenmeli mi?

Aslında sonuçlarından birisi bu olacaktır. Sosyolojik bakış açısından, iklim değişikliğinin gerçekliği ile ilgili asla emin olamayacağımızı söyleyebilirim. Doğru olması çok muhtemel birçok iyi argümanımız var: İklim bilimcilerinin bu konuyu görünür kılmak ve önemini göstermek için modellerini kullanma konusunda çok iyi bir iş çıkardığını düşünüyorum. Fakat klasik anlamda hiçbir zaman gerçek bir kanıt olmayacak.

Belirsiz koşullar altında her zaman nasıl karar vereceğimiz ile ilgili sorun yaşayacağız. Bunu kötü bir durum olarak görmemiz gerektiğini düşünmüyorum. Geçmişi düşündüğümüzde, insanlığın her zaman belirsizlik içinde olduğunu fark ederiz. Bu durum bugün daha da fazla yankılanıyor. İklim değişikliğinin zorluklarıyla ve varoluşsal risklerle karşı karşıyayız. Bununla anlayışımızın ötesinde olacak kadar insanlık ve doğa ile ilgili riskleri kastediyorum. Doğa karşısında çok zayıf görünüyoruz oysa şimdi o kadar azametliyiz ki onu yok edebiliriz!

Ama eğer konuyu bir an olsun ciddiye alırsak ve bu belirsizlik koşullarında nasıl karar vermemiz gerektiğini düşünürsek, kabul etmemiz gereken iki senaryo olduğuna inanıyorum. İlk senaryo bundan şüphe etmemiz yani şüpheci olmamızdır. Ancak iklim değişikliği gerçekse ve vuku bulan her tür felaket varsa, o zaman bu çok kötü bir durum olur. Bu kararlarımızdan sorumlu oluruz. Bunun yanı sıra iklim değişikliğinin gerçek olduğunu söylersek ve bunun sorumluluğunu alırsak o zaman her tür beklenti ve değişim gerçeklik haline gelir.

Bu değişikliklere ayrıntılı olarak bakarsak, bir felaket beklentisinin (ki bu kendi başına bir felaket değildir) düşünce ve eylem için yeni alanlar açtığını anlarız. Kendi tüketim ve yaşam tarzı normları ile ilgili olarak Londra, Münih ve Tokyo gibi kentlerde ansızın başka ülkelerde cereyan eden olaylardan [kendini] sorumlu hissetmeye başlayan insanlar var. Bu tür bir kozmopolit anlayış, gündelik zeminde artmaktadır.

Bu aynı zamanda yeni pazarları da ortaya çıkarır. İklim değişikliği için ulusal veya yerel düzeyde hiçbir çözüm bulunmadığından dolayı bir ölçüde ‘ötekine’ açılmalıyız. Düşmanımız olanlarla bile işbirliği yapmanın yeni yollarını bulmalıyız. Onların düşmanlarımız olduğu gerçeğinin üstesinden ille de gelemeyebiliriz fakat hayatta kalmak için yine de onlarla işbirliği yapmalıyız. Bu yüzden, her türlü olumlu gelişme iklim değişikliği ile uğraşmaktan doğabilir.  

Bu konuda Blaise Pascal’ın argümanına özellikle işaret etmek istiyorum. O, Tanrı üzerine yazarken, Tanrı’nın gerçekten olup olmadığını bilmesek de Tanrı’nın var olduğuna karar verdiğimizde pragmatik açıdan her zaman doğru tarafta olduğumuzu ileri sürdü. Eğer Tanrı yoksa hiçbir şey kaybetmeyiz ama Tanrı varsa o zaman mükafatımızı alırız. İklim değişikliği durumunda bu görüşün bir versiyonunu kabul edebileceğimizi söyleyebilirim. Belirsizlik koşulları altında, iklim değişikliğinin gerçek olup olmadığını hiçbir zaman bilmesek bile, bunun gerçek olduğunu kabul etmeye karar vermek pragmatik olarak daha iyidir. Bu perspektifi göz önüne alarak dünyaya fayda sağlayan her türlü sosyal ve siyasi yeniliklerin ve dönüşümlerin gerçekleşmesini sağlayabiliriz.  

İklim değişikliği öngörüsünün harekete geçmek için yeni motivasyonlar yarattığını belirtiyorsunuz. Bu, varsayım tarih boyunca ulusların öncelikli odaklandığı savaş tehdidinden ne kadar farklıdır?

Siyaset bu noktaya kadar kendisini dost ve düşman arasında net bir ayrım yaparak tanımlamıştır. Dost ve düşman arasındaki bu ayrımın siyasetin özü olduğunu söyleyen Carl Schmitt’in siyaset teorisini kabul etmeseniz bile, bu siyaset bilimciler ve çoğu siyasetçi için çıkış noktasıdır.

Bazıları bunun aynı zamanda iklim değişikliği hususunda da doğru olduğunu iddia ediyor. İklim değişikliğinin savaş ve barış sorunu olduğunu savunan Fransız sosyolog Bruno Latour ile yakın zamanda tartıştım. Onunla aynı fikirde değilim. Küresel risklerin her türlü yeni bölünmeyi ve çatışmayı ürettiğini düşünüyorum. Fakat bu yeni çatışmalar bile dost ve düşmanı ulusal kimliklerin ötesinde birleştiriyor ve birbirine bağlıyor. Yeni bölünmelerin farklı bir mantığı var çünkü hem iklim değişikliğini kabul edenler hem de buna itiraz edenler temelde uluslararası perspektiflere sahipler. Çok dengesiz bir şekilde bölünüyor, öyle ki bazen tartışmanın aynı anda her iki tarafından olabileceğimi düşünüyorum! Eylem grupları arasında basit ayrımlar yapmak artık o kadar kolay değil.    

Küresel risk, dost ve düşman arasındaki ayrımın ötesinde bir çatışma yapısı ve işbirliği zorunluluğu önümüze koyuyor. Bu oldukça enteresan kozmopolit bir gelişmedir. Bundan böyle bazılarının söylediği gibi insanlık bir yalandır diyemeyiz, mesela Carl Schmitt’te insanların her zaman bir düşmanı olmalıdır diyerek insanlığa vurguyu önemsiz görmüştür. Tersine, insanlığın kolektif anlatılarını inşa etmek bugünlerde hayatta kalmamızın bir parçası. Kendi temel hayatta kalma menfaatimiz, doğal olarak başkalarının hayatta kalmasıyla bağlantılı hale geliyor.

Bu sadece bireysel rasyonelliğin ortak iyilikte olduğuna dair “neo-liberal vizyon”un egoist bakışında geçerli değil. Ayrıca normatif anlamda da geçerlidir: İnsanlığın bir parçası olursunuz ve sadece kendi çıkarlarınızı gerçekleştirmek için değil, aynı zamanda başkaları için de en iyisini yapmak için. Bu asıl olarak rasyonelliğin ‘ideal tipinin’ bir parçası sayılır ve bunun gibi açık olan ifadeleri ampirik çalışmalarda bulamazsınız ama bizim tecrübe ettiğimiz şey siyaseti ve çatışmayı bu yönde yeniden tanımlama temayülüdür.

Metnin kaynağı için tıklayın.


Yayımlanan bu yazı Türkçe’ye Yusuf Fırat tarafından sosyokritik.com için çevrilmiştir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz.

Alman sosyolog ve teorisyen. Son yıllarda dünyanın en fazla alıntılanan sosyologları arasında yer almıştır. 1986 yılında yazdığı Risk Toplumu adlı kitabı Türkçe'de dahil olmak üzere toplam 35 dile çevrilmiştir. Beck, çalışmalarında iklim değişikliği, terörizm ve mali krizler gibi konulara odaklanmaktadır. (1944-2015) ...

Go to TOP