Son Yazılar

Neo-Liberal Dönem Sona Eriyor. Sırada Ne Var? (2)

İnsanoğlu iş birliği yapmak için gelişti. Bu inancın üzerine inşa edilecek şeyler; güvene dayalı bir hükümet, dayanışmaya dayanan bir vergi sistemi ve geleceğimizi güvence altına alacak sürdürülebilir yatırımlar.

3

Şampanya Sosyalizminin ötesinde

Thatcher bir keresinde şöyle dedi: “Sosyalizmle ilgili sorun, sonunda diğer insanların parasının tükeniyor olmasıdır.”  

Thatcher hassas bir noktaya dokundu. Solcu politikacılar vergi ve eşitsizlik hakkında konuşmaktan hoşlanıyorlar ama bütün paranın nereden gelmesi bekleniyor? Siyasi koridorun her iki tarafında da devam eden varsayım, zenginliğin çoğu en tepede yer alan Jeff Bezos ve Elon Musk gibi vizyon sahibi girişimciler tarafından ‘kazanıldığı’ yönündedir. Bu, konuyu erdemli vicdan sorununa dönüştürüyor: Dünya’nın bu firavunları zenginliklerinin bir kısmını paylaşmasınlar mı?

Eğer bu anlayış sizde de varsa, sizi zamanımızın en ileri görüşlü ekonomistlerinden olan Mariana Mazzucato ile tanıştırmak istiyorum. Mazzucato, sadece vergilerden konuşmanın yeterli olmadığına inanan, ağırlıklı olarak kadınlardan oluşan iktisatçı grubunun üyesidir. Mazzucato, “ilericilerin tartışmayı sıklıkla kaybetmesinin nedeni; servetin yeniden dağıtılmasına çok fazla odaklanmaları ve servetin yaratılmasına yeterli düzeyde odaklanmamaları” olarak açıklıyor.

Son haftalarda, “temel çalışanlar” olarak adlandırdığımızın işçi grubunun tüm dünyada listeleri yayınlandı. Ve sürpriz: “yüksek riskli yatırım fonu yöneticisi” ve “çok uluslu vergi danışmanı” gibi işler bu listelerin hiçbir yerinde boy göstermiyor. Birdenbire, bakım ve eğitim, toplu taşıma ve marketlerde gerçekten önemli işleri kimin yaptığı kristal berraklığında netleşti.

2018’de iki Hollandalı iktisatçı, çalışan nüfusun dörtte birinin işlerinin anlamsız olduğundan şüphe duydukları sonucunu ortaya çıkaran bir çalışma yaptı. Daha da ilginç olanı ise iş dünyasında kamusal alana göre dört kat daha fazla “sosyal açıdan anlamsız iş” olmasıdır. Kendilerini “saçmalık işi” yapanlar olarak adlandıran kişilerin en büyük kısmı finans ve pazarlama gibi sektörlerde istihdam edilmektedir.

Bu bizi şu soruya getiriyor: Gerçekten servet nerede meydana getiriliyor? Financial Times gibi medya organları sıklıkla -Neo-liberal fikir babaları olan Friedman ve Hayek gibi- servetin devletler tarafından değil, girişimciler tarafından üretildiğini iddia etti. Devletler en fazla kolaylaştırıcıdırlar. Görevleri iyi bir alt yapı ve vergi indirimleri sağlamaktır ve daha sonra kenara çekilmektir.

Fakat 2011’de, sayısız politikacının hükümet çalışanlarını “girişim düşmanları” diye adlandırdıklarını duyduktan sonra, Mazzucato’nun zihninde bir şey belirdi. Birkaç araştırma yapma kararı aldı. İki yıl sonra, politika yapıcılar dünyasına şok dalgaları gönderen bir kitap yazmıştı. Başlık: Girişimci Devlet.

Mazzucato, kitabında sadece eğitim, sağlık, atık toplama ve posta hizmetlerinin hükümetle başladığını ve aynı zamanda gerçek bankacılığa yönelik yeniliklerin de hükümetle başladığını gösterdi. İPhone’u ele alalım. İPhone’u aptal bir telefon yerine akıllı telefon yapan her teknoloji parçası (internet, GPS, dokunmatik ekran, batarya, sabit sürücü, ses tanıma), devletten maaş alan araştırmacılar tarafından geliştirildi.

Ve Apple için geçerli olan diğer teknoloji devleri için de geçerlidir. Google? Bir arama motoru geliştirmek için dolgun bir hükümet hibesi aldı. Tesla? ABD Enerji Bakanlığı 465 milyon doların üzerinde hibe edinceye kadar, yatırımcı bulma mücadelesi veriyordu. (Elon Musk, en başından beri büyük yiyicilerden, üç şirketi için -Tesla, SpaceX ve SolarCity- vatandaşların vergilerinden oluşan toplamda 5 milyar dolar hibe aldı devletten.) 

Mazzucato geçen yıl teknoloji dergisi olan Wired’e verdiği demeçte: “baktıkça fark ettim ki: devlet yatırımı her yerdedir.”

Doğru, bazen hükümet karşılığını alamadığı projelere yatırım yapar. Şok edici mi? Hayır: yatırım tam olarak budur. Girişim her zaman risk almakla ilgilidir. Mazzucato’nun dikkat çektiği şuydu; çoğu özel “girişim” kapitalistiyle ilgili sorun, o kadar çok girişimde bulunmaya istekli olmamalarıdır. 2003 yılında Sars salgınının patlak vermesinden sonra, özel yatırımcılar hızlı bir şekilde koronavirüs araştırmalarını durdurdu. Yeterince kârlı değildi. Bu süre içinde, kamu tarafından finanse edilen araştırmalar devam etti ve ABD hükümeti 700 milyon dolarlık bir ödeme yaptı. (Bir aşı geliştirilirse ve geliştirildiğinde, bunun için teşekkür edeceğiniz hükümettir.)

Ama belki Mazzucato’nun durumunu en iyi örnekleyen ilaç endüstrisidir. Hemen hemen her tıbbi büyük buluş kamu tarafından finanse edilen laboratuvarlarda başlar. Roche ve Pfizer gibi ilaç devleri çoğunlukla bu ilaçların patentini satın alıyor ve eski ilaçları yeni markalar altında pazarlıyorlar ve sonra kâr payını hissedarlara ödemek ve hisse senetlerini geri almak için kullanıyor (hisse senedi fiyatlarını yükseltmek için harika yöntem). Tüm bunların hepsi 2000 yılından bu yana en büyük 27 ilaç şirketi tarafından ödenen yıllık hissedar ödemelerinin dört kat artmasına olanak sağlamıştır.

Mazzucato’ya sorarsanız, bunun değişmesi gerekiyor. Hükümet büyük bir inovasyona mali destek sağladığında Mazzucato, endüstrinin buna açık olduğunu söylüyor. Dahası, tüm fikir bu! Fakat daha sonra hükümet başta yaptığı masrafların hepsini faiziyle birlikte geri almalıdır. Şu anda en büyük bağışları alan şirketlerin ayrıca en büyük vergi kaçakçıları olması üzücü. Apple, Google ve Pfizer gibi şirketlerin dünyanın dört bir yanındaki vergi cennetlerine kaçırılmış on milyarlarca doları var.

Bu şirketlerin vergilerdeki adil paylarını ödemek zorunda oldukları şüphe götürmez. Ancak Mazzucato’ya göre, hükümetin nihayet kendi başarısının payını talep etmesi daha da önemli. En sevdiği örneklerden biri 1960’ların Uzay Mücadelesi. 1962 yılındaki konuşmasında eski Başkan Kennedy, “Bu on yıl içinde aya gitmeyi ve başka şeyleri yapmayı tercih ediyoruz; kolay oldukları için değil, zor oldukları için.”

Bugün ve bu çağda, girişimci bir devletin benzersiz inovasyon güçlerini gerektiren çok büyük zorluklarla da karşı karşıyayız. Yeni başlayanlar için, insanoğlunun karşı koyması gerektiği en acil sorunlardan biri: iklim değişikliği. Şimdi iklim değişikliğinin bizi zorladığı dönüşüme ulaşmak için Kennedy’nin konuşmasında yüceltilen zihniyete her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Mazzucato’nun, Venezüella doğumlu Britanyalı ekonomist Carlota Perez ile birlikte, dünyanın iklim değişikliğiyle mücadele konusunda en iddialı planı olan ‘Yeşil Yeni Anlaşma’nın entelektüel annesi olması tesadüf değil.

Mazzucato’nun bir diğer arkadaşı, ABD’li ekonomist Stephanie Kelton, hükümetler, isteklerini finanse etmek için fazladan para basabilir ve ulusal borçlar ve açıklar hakkında endişelenmelerine gerek yok. (Mazzucato ve Kelton gibi ekonomistler, hükümet yönetimini ev yönetmeye benzeten eski politikacılara, ekonomistlere ve gazetecilere fazla sabır göstermiyorlar. Sonuçta hane halkı kendi vergi toplayamaz ve kendi para birimlerinde kredi veremez.)

Burada bahsettiğimiz şey, ekonomik düşüncede bir devrimden başka bir şey değildir. 2008 krizini şiddetli kemer sıkma politikaları takip ederken şimdi Kelton (Mali Açık Mit kitabının yazarı) gibi bir ekonomist Financial Times tarafından modern Milton Friedman olarak selamlanmadığı bir zamanda yaşıyoruz.  Ve aynı gazete Nisan ayı başlarında hükümetin “kamu hizmetlerini yükümlülüklerden ziyade yatırım olarak görmesi gerektiğini” yazdığında, Kelton ve Mazzucato’nun yıllardır tartıştıklarını açık bir şekilde yeniden seslendiriyordu.

Fakat belki de bu kadınlarla ilgili en ilginç şeyin sadece konuşmaktan memnun olmamalarıdır. Sonuç istiyorlar. Mesela Kelton etkili bir siyasi danışman, Perez sayısız şirkete ve kuruma danışman olarak hizmet vermiş ve Mazzucato da dünya kurumlarında iş bağlantıları kurmayı bilen biri olarak doğmuş.

Davos’taki Dünya Ekonomik Forumunun (her yıl dünyanın zengin ve güçlülerin toplandığı yer) düzenli davetlilerinden olmasının yanında İtalyan ekonomist ayrıca ABD’li Senatör Elizabeth Warren, kongre üyesi Alexandria Ocasio-Cortez ve İskoçya başbakanı Nicola Sturgeon gibi isimlere de tavsiyelerde bulundu. Ve Avrupa Parlamentosu geçen yıl iddialı bir inovasyon programını geçirmek için oy verdiğinde, bu bile Mazzucato tarafından hazırlandı.

O zamanlar ekonomist şöyle belirtti: “Çalışmanın bir etkisi olmasını istedim”. “Aksi taktirde şampanya sosyalizmi: içeri giriyorsun, ara sıra konuşuyorsun ve hiçbir şey olmuyor.”

4

Fikirler dünyayı nasıl ele geçiriyor?

Dünyayı nasıl değiştirirsiniz?

Yenilikçi bir gruba bu soruyu sorun ve Joseph Overton adının anılması uzun sürmez. Overton, Milton Friedman görüşlerini benimsemiş biri. Overton neo-liberal bir düşünce kuruluşunda çalıştı ve daha düşük vergi ve daha küçük devlet fikri için yıllarca kampanya yürüttü. Ve imkânsız olan şeylerin zamanla nasıl kaçınılmaz hale geldiği sorusuyla ilgileniyordu.  

‘Bir pencere hayal edin’ dedi Overton. Bu pencerenin içine giren fikirler, herhangi bir zamanda “kabul edilebilir” ve hatta “popüler” görülen fikirlerdir. Yeniden seçilmek isteyen bir politikacı iseniz, bu fikirlere bağlı kalmanız daha iyi olur. Fakat dünyayı değiştirmek istiyorsanız, pencereyi değiştirmeniz gerekir. Nasıl? Kenarları iterek. Mantıksız, tahammül edilemez ve gerçekçi olmayan olarak.

Son yıllarda, ‘Overton’un Penceresi’ inkâr edilemeyecek şekilde değişti. Bir zamanlar marjinal olan şimdi ana akım oldu. Bir Fransız ekonomistinin gözlerden uzak grafiği Wall Street’i işgal et sloganı haline geldi (“biz %99’uz”); Wall Street’i işgal et sloganı devrimci bir başkan adayının işini kolaylaştırdı ve Bernie Sanders, Biden gibi politikacıları kendi yanına çekti.

Bugünlerde, genç Amerikalılar sosyalizme kapitalizmden daha olumlu bakıyorlar- 30 yıl önce imkânsız olan bir şey. (1980’lerin başında genç seçmenler neo-liberal Reagan’ın en büyük destek tabanıydı.)

Fakat Sanders, ön seçimleri kaybetmedi mi? Ve sosyalist Jeremy Corbyn, geçen yıl İngiltere’de dramatik bir seçim yenilgisine uğramadı mı?

Kesinlikle. Fakat seçim sonuçları zamanın tek göstergesi değil. Corbyn 2017 ve 2019 seçimlerini kaybetmiş olabilir, ancak muhafazakâr politika İşçi Partisi’nin mali planlarına kendi parti politikasından daha çok yakınlaştı.

Benzer şekilde Sanders, 2020’de Biden’dan daha radikal bir iklim planını yürütmesine rağmen Biden’ın iklim planı, Sanders’ın 2016’daki planından daha radikaldir.

Thatcher, en büyük başarısını “Yeni İşçi ve Tony Blair” olarak adlandırdığında ciddiyetten uzak biri değildi. Partisi 1997’de seçimi onun fikirlerini savunan bir rakibe kaybetmişti.

Dünyayı değiştirmek değeri bilinmeyen bir görevdir. Muhaliflerinizin haklı olduğunuzu naçizane kabul etmelerinde bir zafer havası yoktur. Politikada umut edebileceğiniz en iyi şey intihaldir. Friedman bunu bir gazeteciye fikirlerinin dünyayı nasıl ele geçireceğini anlattığı 1970 yılında kavramıştı. Bunlar dört eylemde vuku bulacaktı:

“Eylem 1- Benim gibi uçuk fikirli kişilerden kaçınılır.

Eylem 2- Ortodoksi savunucuları rahatsız olurlar çünkü fikirlerin gerçeklik parçalarını barındırdıkları anlaşılır.    

Eylem 3- İnsanlar, ‘hepimiz bunun uygulanmaz ve teorik olarak aşırı bir görüş olduğunu biliyoruz’ derler – ‘fakat elbette bu yönde ilerlemenin daha ılımlı yöntemlerine bakmalıyız.’

Eylem 4- Muhalifler fikirlerimi savunulamaz karikatürlere dönüştürürler böylece daha önce durduğum yere doğru hareket edebilir ve o zeminde durabilirler.”

***

Hala, büyük fikirler uçuk fikirli kişilerle başlıyorsa, bu her uçuk fikirlinin büyük fikirleri olduğu anlamına gelmez. Radikal düşünceler zaman zaman popüler olsa da bir kez bir seçim kazanmak da iyi olurdu. Çok sık, Overton’ın penceresi solun başarısızlıkları için bahane olarak kullanılır. “En azından fikir savaşını kazandık.”

Eğer kendilerini “radikal” olarak ilan edenlerin herhangi bir planları varsa, genelde bu planların çoğu güç elde etmek için sadece yarım yamalak planlar olur. Fakat bu planları eleştirmeye durun hemen hain damgası yersiniz. Aslında, solun suçu başkalarına yükleme gibi bir geçmişi vardır- basına, şirketlere, kendi saflarında olan kuşkuculara- fakat nadiren sorumluluğu kendileri omuzlarlar.

Sokağa çıkma yasağının olduğu bu zamanlarda okuduğum ‘Zor Kadınlar’ kitabı ile dünyayı değiştirmenin ne kadar zor olduğunun bir kez daha farkına vardım. Britanyalı gazeteci Helen Lewis tarafından yazılan bu kitap, Büyük Britanya’daki feminizm hareketinin tarihini anlatıyor fakat iyi bir dünya yaratmak isteyen herkes için okunması gereken bir kitap.

“Zor” ile Lewis bu üç şeyi kast ediyor:    

  1. Dünyayı değiştirmek zor. Fedakârlıkta bulunmanız gerekir.
  2. Birçok devrimci zor kişilerdir. İlerleme, inatçı, kötü ve kasıtlı olarak velvele çıkaranlarla başlama eğilimindedir. 
  3. İyi şeyler yapmak, mükemmel olduğunuz anlamına gelmez. Tarihin kahramanları, nadiren zamanla temizlendikleri kadar dürüst idiler.

Lewis’in eleştirisi, birçok aktivistin bu karmaşıklığı görmezden geldiğinden ötürü daha az etkili oldukları üzerinedir. Diğer Twitter kullanıcılarını yargılamakla daha fazla ilgilenen insanlarla dolu olan Twitter’a bakın mesela. İlk garip açıklamada veya anlaşmazlık lekesinde dünün kahramanı diğer gün o koltuktan ediliyor.

Lewis, çoğu zaman zor ittifaklar ve uzlaşmalar gerektiren, herhangi bir harekette devreye giren birçok farklı rol olduğunu belirtir. Tıpkı “balık satıcısı kadınlardan, aristokratlara, değirmen kızlarından Hint prenseslerine kadar çeşitli Zor Kadınları” bir araya getiren Britanya Suffrage hareketi (kadınlar için oy kullanma hakkı mücadelesi veren hareket) gibi. 1918’deki zaferi getirecek kadar yaşadı bu karmaşık ittifak; 30 yaşın üzerindeki mülk sahibi kadınlara oy kullanma hakkı getirdi.

(Bu doğru, başlangıçta sadece ayrıcalıklı kadınlar oy kullanabildi. Makul bir uzlaşma gösterdi çünkü bu ilk adım bir sonraki adımın kaçınılmazlığına yol açtı: 1928’de kadınlar için evrensel oy hakkı.)

Ve hayır, başarıları bile tüm bu feministleri arkadaş haline getiremedi. Yetmez ama evet. Lewis’e göre, “oy kullanma hakkı mücadelecileri bile zaferlerinin anısını kişilik çatışmalarının bir eseri olarak gördüler.”

İlerlemenin karmaşık olduğu ortaya çıktı.

Aktivizmi anlama yöntemimiz, tüm bu farklı rollere ihtiyacımız olduğunu unutma eğilimindedir. Eğilimlerimiz -talk şovlarda ve yemek masalarının etrafında- en sevdiğimiz aktivizm türünü seçmektir: Greta Thunberg’e tam puan veriyoruz fakat Extincion Rebellion (Birleşik Krallık çevreci hareketi)’nin yol kapatma eylemlerine burun büküyoruz. Ya da Wall Street’i işgal et protestocularına hayran kalıyoruz ama Davos’ta lobicilik yapmaya gidenleri küçümsüyoruz.

Değişim böyle olmaz. Bu insanların hepsinin üstleneceği rolleri var. Hem profesör hem de anarşist. Bağlantılar kuran ve kışkırtan. Provokatör ve barışçı. Akademik jargonda yazı yazan insanlar ve bu yazıları daha geniş bir kitlenin anlayacağı dilde yazanlar. Kapalı kapılar arkasında lobi faaliyeti yapan insanlar ve çevik kuvvet polisi tarafından sürüklenenler.

Bir şey kesin. ‘Overton Penceresi’nin kenarlarını itmek artık yeterli değil.  Kurumlar arasında yürümenin ve bir zamanlar bu kadar radikal olan fikirleri güç merkezlerine getirmenin zamanı geldi.

Sanırım şimdi tam zamanı.

***

Bu son 40 yılda egemen olan ideoloji ölüyor. Yerini ne alacak? Hiç kimse kesin olarak bilmiyor. Bu krizin bizi aşağı çekebileceğini hatta daha da karanlık bir tünele sokacağını hayal etmek zor değil. Yöneticiler bunu daha fazla güç elde etmek, nüfuslarının özgürlüğünü kısıtlamak ve ırkçılık ve nefretin alevlerini körüklemek için kullanacaklar.

Ancak işler farklı olabilir. Çok sayıdaki aktivist ve akademisyen, iş bağlantıları kuran kişilerin ve ajitatörlerin sıkı çalışması sayesinde başka bir yol da hayal edebiliriz. Bu salgın bizi yeni değerler yoluna çekebilir.

Neo-liberalizmi tanımlayan bir dogma varsa, o da çoğu insanın bencil oluşudur. Ve bu insan doğasının alaycı ve şüpheci görüşünü takip eden düşünce özelleştirme, artan eşitsizlik ve kamusal alanın erozyonu oldu.

Şimdi insan doğasının farklı ve daha gerçekçi bir bakışı için bir alan açıldı: İnsanoğlu iş birliği yapmak için gelişti. Bu inancın üzerine inşa edilecek şeyler; güvene dayalı bir hükümet, dayanışmaya dayanan bir vergi sistemi ve geleceğimizi güvence altına alacak sürdürülebilir yatırımlar. Ve tüm bunlar, bu yüzyılın en büyük sınavına hazırlanmak için tam zamanında geldi; ağır çekimde gelen iklim değişikliği felaketi.

Hiç kimse bu krizin bizi nereye götüreceğini bilmiyor. Ancak son krizle karşılaştırıldığında, en azından daha hazırlıklıyız.

Yazının orjinali için tıklayın.


Yayımlanan bu yazı Türkçe’ye Nurullah Çiftçi tarafından sosyokritik.com için çevrilmiştir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz.

Hollandalı tarihçi ve yazardır. Yayınlanmış 5 kitabı bulunmaktadır. 'Gerçekçiler için Ütopya' kitabı Türkçeye çevrildi. Tarih, felsefe ve ekonomi üzerine yazmaktadır. ...

Go to TOP