Sosyokritik Takdim:
Kapitalizmin krizleri arttıkça geçmişe dönüşler zuhur etmekte ve bu krizleri anlamlandırma çabası öne çıkmaktadır. Bu bağlamda Hume’un analizlerinin yeniden gündeme gelmesi dikkat çekicidir. Çünkü bu anlamlandırma çabası, bilhassa Marx’a karşı, iktisadi ve siyasal açıdan konumlanma ve bir ön alma girişimi olarak da okunabilir. Nitekim kapitalizmi açıklamak için başvurduğumuz kavramların çoğu Karl Marx’ın mirasından beslenir. Sınıf, sermaye, emek, sömürü ve yabancılaşma gibi kavramlar bunların başında gelir. David Hume’un kamu borcu ve finansallaşma üzerine yaptığı analizler ve bunların toplumsal ve siyasal alana yansımaları farklı kavrayışlara kapı aralama potansiyeli taşımasının yanında Amerikan solunun yarı-radikal çıkışlarına malzeme de olabiliyor.
Bu yazı, iddialı bir başlıkla kaleme alınmış olmasına rağmen Karl Marx’ı sınırlı ve oldukça indirgemeci bir çerçevede ele almaktadır. Özellikle sınıf ve üretim ilişkileri eksenli analizini düzleştirerek Marx’ın kapitalizm kavrayışını dar bir çerçeveye sıkıştırmaktadır. Ayrıca Amerika’daki siyasal yelpazenin oluşumu üzerinden sağ ve sol tanımlamaları yapmaktadır. Yazar, sağ ve sol siyaseti kapitalizmin iki veçhesi olarak görmektedir ve nitekim bu iki siyasi görüşün Amerikancı pratiği ziyadesiyle kapitalizmin iki veçhesi haline gelmiştir. Siyasal tutumların da büyük ölçüde toprak sahipleri ile hisse sahipleri arasındaki bu ekonomik ikili yapı doğrultusunda şekillendiğini iddia etmektedir. Bu yaklaşım, toplumsal çelişkilerin karmaşıklığını yeterince hesaba katmadığı için çeşitli açılardan eleştiriye açıktır.
Yazıda dikkate değer olan husus, finansallaşma, borçlanma ve enflasyon gibi meselelerin toplumsal ve siyasal sonuçlarını açıklamaya çalışmasıdır. Bu perspektif, kapitalizm içi siyasal ve iktisadi bölünmeleri, iktidar dağılımını yeniden şekillendiren mekanizmalar olarak ele almaktadır. Bu açıklama biçiminin tartışılması ve eleştirel bir yaklaşımla değerlendirilmesi önemlidir. Aynı zamanda, kapitalist iktisadi ve siyasal dönüşümlerin Hume gibi düşünürlerin yazılarında erken bir şekilde tartışılmış olması da düşünce akımlarının tarihini çalışırken daha da geriye gitmenin gerekliliğini hatırlatmaktadır. Yazıyı bu tartışmayı açmasını umarak çevirdiğimizi belirtmek isteriz.
***
Siyasi haritayı Sol ve Sağ kavramları üzerinden tanımlamak, neredeyse klişe düzeyinde dünya genelinde kabul görmüş bir gelenektir. Buna karşın, bu spektrumun her iki ucunda kimin çıkarlarının korunduğunu açıklamak şaşırtıcı derecede karmaşıktır. Örneğin, Sol, işverenlerin çıkarlarına karşı işçilerin çıkarlarını savunuyorsa, Amerika Birleşik Devletleri’nde ve dünyanın başka bölgelerinde Sol eğilimli bölgelerin en zengin bölgeler arasında yer alması nasıl açıklanabilir? Japonya ve Güney Kore, 20. yüzyılın ikinci yarısında ekonomik birer güç olmayı hedeflediklerinde, güçlü bir kamusal eğitim sistemi, evrensel sağlık hizmetleri ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin artırılması gibi Solcu politikaları benimsemişlerdir. Kapitalist alanlarda rekabet etmek isteyen ülkeler geniş ölçüde Solcu politikalar benimsiyorsa o halde neden Solcular sürekli kapitalizmi devirmekten bahsediyor? Ve eğer Sol hem işçi haklarının hem de maddi refahın savunucusuysa, o hâlde Sağ kimin çıkarlarını temsil etmektedir? Bu tür çelişkiler göz önüne alındığında, bu kavramlar modern siyasetin merkezinde nasıl bu denli belirleyici bir konuma gelmiştir?
“Sol” ve “Sağ” terimleri, kökenlerini Fransız Devrimi sırasında Ulusal Meclis’teki oturma düzeninden alır; burada siyasal mücadeleye taraf olanlar, çatışma hatlarını belirlemek için Orta Çağ’a özgü zümre ayrımlarını kullanmışlardır. Dönemin metinlerine göre, toprak sahibi aristokratlar (İkinci Zümre) Sağ’ın tarafını oluştururken, neredeyse geri kalan herkesin çıkarları (Üçüncü Zümre) Sol’a aitti. Bu Üçüncü Zümre, toprak sahipleri için çalışan köylüleri kapsadığı gibi, bunun yanında her türden işletme sahibi ve emekçiyi de içermekteydi.
On yıllar sonra Karl Marx, kapitalizme ilişkin farklı bir çözümleme ortaya koymuştur: Toprak ve işletme sahiplerini tek bir tarafta birleştirirken (burjuvazi), tarlalarda ve fabrikalarda çalışan emekçileri diğer tarafta (proletarya) toplayarak, tek ve dünya ölçeğinde bir sınıf mücadelesi çerçevesi önermiştir. Ancak Sol ve Sağ’ı bu iki biçimde ayrıştırmanın ortak sorunu, oy verme davranışlarının hiçbir zaman sınıfla tam olarak örtüşmemesidir. Bu tarihsel çözümleme, sadece Sol eğilimli pek çok yerin neden bu denli zengin olduğu paradoksuyla sınırlı olmayan modern dünya sorunlarıyla baş başa bırakmıştır. Örneğin, işçi sınıfından muhafazakârların kuşaklar boyunca neden maddi çıkarlarına aykırı biçimde oy verdikleri nasıl açıklanmalıdır?
18. yüzyıl filozofu ve siyaset kuramcısı David Hume, bu sorulara yanıtlar sunmuştur; üstelik bunu, Fransız Devrimi’nden onlarca yıl önce kaleme almıştır. “Kamu Borcu” (Of Public Credit, 1752) başlıklı denemesi, Britanya’nın borçlanmaya dayalı finansmana giderek artan biçimde bağımlı hâle gelmesinin tehlikelerine yönelik bir uyarı niteliği taşır. Hume’un geleceğe dair kıyametvari öngörüleri, günümüz siyasal haritasının bazı özelliklerini şaşırtıcı ölçüde isabetli biçimde betimlemiş görünmektedir.
Hume, gelenek ya da sorumlulukla bağı kopan yeni bir para kaynağı olarak borçlanma yoluyla finansmanın (hisse senetleri ve tahviller), Avrupa’nın geleneksel güç yapısını ve kültürünü altüst etme potansiyeline sahip olduğuna inandığı için yazıyordu. Topraktan farklı olarak, bir miktar nakit parası olan herkes savaş tahvilleri satın alabiliyor ve faiz yoluyla hemen pasif bir gelir elde edebiliyordu. Hume’a göre bu durum, borçlanmaya dayalı finansmanın toplumun her alanını tahrip eden etkilerinin yalnızca başlangıcıydı.
Hume, Antik Çağ devletlerinin savaşta kullanmak üzere tasarruf yaptıklarını, ardından ya meşru müdafaa amacıyla ya da topraklarını genişletmek için savaşa girdiklerini ileri sürdü. Buna karşılık Britanyalılar, Niccolò Machiavelli’nin İtalya’sındaki tüccar devletlerde bile bir benzerine rastlanmadığını düşündüğü yeni bir savaş biçimi icat ettiler: Ticaret uğruna, özel hisse sahiplerinden borç alınarak finanse edilen savaş.
Hume, denizaşırı ticaret yollarının güvence altına alınmasının büyük servet sahiplerine sağladığı faydayı kabul etmekle birlikte, bu sürecin doğurduğu borçlar onu ciddi biçimde kaygılandırmıştır. İmparatorluk kurma amacıyla borçlanma pratiğinin pek çok sakıncası arasında, belki de en dikkat çekici olanı, Hume’un-daha sonra tarihçi Richard Whatmore’un Aydınlanmanın Sonu (The End of Enlightenment, 2023) adlı eserinde- “halk ve siyasetçiler arasında özgürlük fikrine yönelik bir bağımlılık” olarak tanımlanan olguyu önceden öngörmüş olmasıdır. Hume, özgürlük ile borçlanmaya dayalı finansman arasındaki ilişkiyi fark ettiğinde, felsefi bir kavram olarak özgürlüğe duyduğu ilgiyi bütünüyle yitirmiştir.
***
Özgürlük ile borçlanmaya dayalı finansman arasındaki ilişki ilk bakışta açık değildir. Aydınlanma düşünürleri arasında özgürlük kavramının, devletlerin aynı dönemde alışkanlık hâline gelen borçlanma pratikleriyle eşzamanlı olarak popülerleşmesini rastlantı olarak görmek kolaydır. Ancak bu ilişkiyi David Hume’un ortaya koyduğu biçimiyle kavrayabilmek için, söz konusu yeni ekonomik uygulamalar ile öncesinde var olan düzen arasındaki karşıtlığı anlamak gerekir.
Hume’un yaşadığı döneme gelinceye kadar geçen yüzyıllar boyunca Britanya halkının büyük çoğunluğu, ebeveynlerinin yaptığı işlerin aynısını ya da çok benzerlerini icra etmekteydi ve servetin temel kaynağı topraktı. Toprak sahiplerinin çoğu, arazilerini babalarından miras almış; sorumluluk ve kimlik, kuşaklar boyunca bu miras üzerinden aktarılmıştı. Diğer toplumsal sınıfların yaşam örüntüleri de benzer biçimde değişmeden sürüyordu. Köylüler ve esnaf ya ebeveynlerinin yaşamlarını aynen sürdürür ya da anne babalarının çocukları için sağlayabildiği eğitim ya da evlilik imkânlarına bağlı olarak küçük farklılıklarla yaşarlardı. Toplumsal hareketlilik son derece sınırlıydı ve servetin büyük bölümü her ailenin en yaşlı kuşağında yoğunlaşmıştı; bu durum, yaşlı kuşaklara gençler üzerinde belirgin bir güç sağlıyordu.
Hume, zaman zaman bir tüccarın yeterince zenginleşerek toprak satın alabileceğini kabul eder. Ancak, toprağın ve onun üzerinde yaşayanların bakımını üstlenme zorunluluğunun, risk almaya yatkın bir tüccarı bile kısa sürede, toprak sahibi komşularınınkine benzer şekilde sıradan ve sorumluluk sahibi bir kişiliğe dönüştüreceğini vurgular. Britanya toplumunun bütünü, toprak mülkiyeti etrafında ve bu mülkiyetle en uyumlu yaşam biçimleri ile karakter yapıları temelinde örgütlenmişti.
Hume, devlet borcunun tahvil biçiminde özel yurttaşlara satılmasını mevcut toplumsal yapı için derin bir tehdit olarak görüyordu, çünkü borçlanmanın sağladığı pasif gelir toplumsal sorumluluktan kaçış imkânı sunuyordu. Mirası devralmak için beklemek istemeyen genç aristokratlar ve ebeveynlerinden farklı bir hayat sürmek isteyen herkes için, ilk kez gelenek, soy bağı ya da yükümlülüklerle bağlantısı olmayan alternatif bir gelir kaynağı ortaya çıkmıştı. David Hume’a göre bu gelişme, “asalet, soyluluk ve aileye dair tüm fikirlerin” sonunu getirme potansiyeline sahipti. Bu dönüşüm yalnızca siyasal olmayacak, etkileri, en küçük ölçekteki kişisel ilişkilerden başlayarak her alanda hissedilecekti. İstikrarlı bir toplumu oluşturan her bağ, bu yeni ekonomik düzen karşısında risk altına girmişti.
Hume, devlet borcu piyasasıyla eş zamanlı olarak ticari hisse senedi piyasasının da büyümekte olduğunun farkındaydı; ancak onu asıl endişelendiren devlet borcuydu. Bunun nedeni, devlet tahvillerinden elde edilen faizin vergiler yoluyla finanse edilmesiydi. Fiiliyatta ülkenin dört bir yanındaki vergi mükellefleri, bu tahvilleri elinde bulunduran kişilerin ceplerine akan faizi ödüyordu. Söz konusu tahvil sahipleri ise Londra’da ya da dünyanın herhangi bir büyük kentinde, başkalarının ihtiyaçlarına dair hiçbir kaygı duymaksızın yalnızca kendi çıkarlarını gözeterek yaşamlarını sürdürebiliyorlardı. Bir Britanyalı tahvil sahibini, iki ülke savaş hâlinde olsa dahi, parasını daha kârlı olduğunu düşündüğü durumda Fransız devletine yatırmaktan alıkoyacak hiçbir şey yoktu. Toprak sahiplerini belirli bir mekâna ve kendi toplulukları içinde ömür boyu süren bir role bağlayan her unsur, tahvil sahipleri söz konusu olduğunda tersine dönmüştü. Zira bu kesim, alım satımı hızla gerçekleştirerek ve uluslararası yatırımlara yönelerek kârını artırabiliyordu.
Hume, kamu borcundaki baş döndürücü artışı ve bunun toplumsal düzeni sarsma potansiyelini fark eden tek kişi değildi. Ondan yaklaşık kırk yıl önce Jonathan Swift, Hakem (The Examiner)’de yeni kamu finansmanı sistemini ele alırken, “eskiden toprağı takip eden iktidarın artık paraya geçtiğini” ifade etmişti. Bununla birlikte David Hume’un Britanya’nın geleceğine ilişkin kaygıları, günümüzde hâlen küresel siyaseti yönlendiren bazı dinamikleri son derece berrak biçimde betimlemiş olması bakımından özellikle dikkat çekicidir.
Hume, aynı zamanda özgürlük fikrine yönelik giderek artan bir tutkuyla bağlantılı gördüğü ve bugün geriye dönüp bakıldığında hayli öngörülü duran üç temel tehdit tanımlamıştır. Birincisi, paranın geleneksel sorumluluklardan kopmasıyla ortaya, yaşlı kuşakların gençler üzerindeki gücünü zayıflatacak bir kopuş çıkacak ve kuşaklar arası sadakatin yerini bireyciliğin alması imkânı doğacak. İkincisi, Londra ekonomisi bu durumdan zarar görmeyebilirken, kırsal nüfus ödediği vergilerin karşılığında hiçbir fayda elde etmeyecektir. Toprak sahiplerinin serveti tarihsel olarak kırsal halkın refahına bağlıyken, tahvil sahipleri için böyle bir bağ söz konusu değildi; zira onlar paralarını diledikleri gibi harcayabiliyorlardı. Üstelik söz konusu faiz ödemeleri vergi gelirlerinin küçük bir kısmını da oluşturmuyordu: 18. yüzyılın sonuna gelindiğinde kamu borcunun faiz ödemelerinin toplamı, Britanya vergi gelirlerinin üçte ikisine kadar ulaşacaktı.
Üçüncü tehdit ise, borçlu hâle gelen devletin tahvil sahiplerinin iyi niyetine bağımlı hâle gelmesiydi; bu durum, gerçek iktidarın artık hükümdarın elinde olmaması anlamına geliyordu. Borç alınan paranın herhangi bir anda çekilebilmesi koşuluyla tahvil sahipleri fiilen Britanya birliklerini kendi şirketlerini zenginleştirmek için dünyanın herhangi bir yerine gönderme gücüne sahipti. David Hume’un bunları yazdığı dönemde Britanya askerleri, Britanya ticari çıkarlarını savunmak amacıyla Bengal’e sevk edilmişti ve Britanya İmparatorluğu’nun askeri genişlemesinin daha çok askeri yüzleşme doğurduğunu biliyoruz.
Hume, bu süreçte egemen sınıfların denetim kaybına uğramasından, kırsal bölgelerin yoksullaşmasından ve bir kralın ülkesini savunma ya da genişletme konusundaki iktidarının aşınmasından derin kaygı duymaktaydı. Bu itirazların her biri, tahvil sahipliğini özgürlük kavramıyla doğrudan ilişkilendirir: Avrupa’nın herhangi bir kentindeki bir kafede pasif gelirini keyifle tüketme özgürlüğü; babaya dayanan otoriteden kurtulma özgürlüğü ve bir kralın mutlak egemenliğinden azade olma özgürlüğü. Bir kişinin özgürlüğündeki her artış, kaçınılmaz olarak bir başkasının iktidar kaybına karşılık gelmekteydi.
Geriye dönüp baktığımızda David Hume’un haklı olduğunu görebiliriz: Tüm ekonomi hem ticari hem de devlet borçlarına yatırım yapan tahvil ve hisse sahipleri etrafında şekillenmiştir. Bu yeni ekonomi yalnızca yatırımcıların kendileriyle sınırlı kalmamış, aynı zamanda onların kurdukları ve finanse ettikleri işletmeleri de kapsayacak biçimde genişlemiştir. İktisat tarihçileri Jaume Ventura ve Hans-Joachim Voth’un ortaya koyduğu üzere, Sanayi Devrimi’nin fabrikaları ve demiryolları bu borçlanmaya dayalı yeni ekonomik yapıdan filizlenmiştir. Benzer şekilde Eric Hobsbawm İngiltere’deki pek çok demiryolunun doğrudan ulaşım ya da taşımacılık ihtiyacından ziyade, yatırım yapılabilecek alanlara yönelik yüksek talep nedeniyle inşa edildiğini belirtmiştir.
Modern bakış açısı çoğu zaman devlet ile ticari aktörler arasında keskin ayrımlar yapma eğiliminde olsa da bu bağlamda böyle bir ayrım zorunlu değildir. Zira hem devlet borçlanması hem de ticari borçlanma biçimleri bu yeni ekonomik düzenin oluşumuna katkıda bulunmuştur.
Hume bunları yazarken sanayi gelişiminin büyük bir kısmı henüz gerçekleşmemişti, ancak o, bu sürecin önemli boyutlarını önceden sezmiştir. Bu yeni ekonomide önemli servetlerin birikeceğini ve toprak sahiplerinin gücünün somut biçimde gerileyeceğini öngörmüştür. Bu da toprak sahiplerinin her şeyden önce kendi çıkarlarına hizmet etmiş olan devlet üzerindeki denetimlerini kaybedecekleri anlamına geliyordu. Borçlanmaya dayalı finansmanın tehlikeleri konusunda çağdaşlarını uyarmak amacıyla bunları kaleme alan David Hume, sonuçta modern küresel ekonominin ve siyasal yapının erken evrelerini ve izlediği genel yönelimi betimlemiştir.
***
Açgözlülüğün ötesinde, Hume’un öngöremeyeceği bir başka etken daha borçlanmaya dayalı finansmanın yükselişinde rol oynamıştır: Enflasyon. Modern dönem öncesinde Avrupa genelinde uzun süreli ve belirgin bir parasal enflasyon yaşandığına dair kanıtlar ilk kez 1895’te Alman tarihçi Georg Wiebe tarafından tespit edilmiş, ardından Amerikalı tarihçi Earl J. Hamilton tarafından geliştirilmiştir. Hamilton, bu enflasyonun nedenini İspanya’nın Amerika kıtasından Avrupa’ya taşıdığı büyük miktardaki gümüş akışında görmüştür.
Yakın dönemde ise David Hackett Fischer, Büyük Dalga (The Great Wave) (1996) adlı eserinde, Hamilton ve Wiebe’nin tarihlendirmesini revize ederek, yaklaşık 1470 ile 1650 yılları arasını kapsayan ve “fiyat devrimi” olarak adlandırılan dönemde Avrupa’da yaklaşık 180 yıl süren bir enflasyon yaşandığını ileri sürer. Kayıtlı tarih boyunca daha önce benzeri görülmemiş olaylar gerçekleşmiştir.
Hume’un “Kamu Borcu”nu kaleme aldığı 1750’li yıllarda ise enflasyon yeniden yükselişe geçmişti. 18. yüzyıldaki fiyat devriminden bu yana kimi istikrar dönemleri yaşanmış olsa da modern yaşam, modern öncesi hayattan farklı olarak, sürekli ya da en azından süreğen bir parasal enflasyon olgusuyla karakterize edilmiştir.
Enflasyon, bazı faaliyetleri ödüllendirirken diğerlerini daha maliyetli hâle getirir. Basit bir örnekle açıklamak gerekirse: Paranın istikrarlı olduğu bir rejimde, madeni paraları bahçenize gömmeniz durumunda, yıllar sonra geri çıkardığınızda aynı değere sahip olurlar. Buna karşılık enflasyon dönemlerinde bu davranış pahalı bir alışkanlığa dönüşür, zira paralar, toprak altında kaldıkları her gün değer kaybeder. Bu nedenle, söz konusu dönemlerde gömülü hazinelerin giderek daha nadir hâle gelmesi beklenebilir.
Bir başka dönüşüm ise üretim ve ticaret alanında ortaya çıkar. Eğer madeni paralarınızı tüketim malları üretmek için gerekli girdilere harcar, ardından fiyatlar yükseldikten sonra bu malları satarsanız, enflasyon koşullarında istikrarlı bir para rejimine kıyasla çok daha yüksek bir kâr elde edersiniz. Bu mallar yurt dışına satıldığında ise ülkeye geri dönen değer yalnızca bireysel zenginliği artırmakla kalmaz, aynı zamanda ulusal ekonominin genel gücünü de pekiştirir. Bu bağlamda enflasyon hem bireyler hem de devletler için, hayatta kalmalarına yetecek olandan daha fazla tüketim malı üretmeye ve ortaya çıkan fazlayı dış ticaret yoluyla satmaya yönelik yeni teşvikler yaratır.
Max Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu (The Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism) (1905) adlı eserinde, Reformasyon sürecinde Kuzey Avrupalıların dinsel yaşamlarında emeğin değişen rolünü ele alır. Weber’e göre Protestanlık, çalışkanlığı manevi bir erdem olarak yücelterek ve en önemlisi de parayı, yatırımlar ve girişimcilik yoluyla yeniden para üretmenin meşru bir yolu olarak görerek modern kapitalizmin temellerini atmıştır. Weber’in bu tezi ile Adam Smith’in iş bölümüne ve ticari toplumun doğuşuna ilişkin betimlemesi, 16. ve 18. yüzyıllar arasında kapitalizmin yükselişini açıklayan en meşhur ve etkili yaklaşımlar arasındadır ve ikisi de enflasyondan bahsetmez.
Bununla birlikte, emek ve ticaretteki bu köklü dönüşümlerin bir fiyat devrimi ile eşzamanlı olarak gerçekleştiği bilgisi çerçevesinde, söz konusu pratiklerin enflasyon koşullarında, enflasyonun yokluğuna kıyasla çok daha kârlı olduğu anlaşılmaktadır. Dahası, bu dönüşümler, günümüzde tasarruflarımızın değer kaybını önlemek amacıyla, hem de son derece bilinçli bir şekilde başvurduğumuz uygulamaların erken biçimleri olarak görülebilir. Bu nedenle, erken kapitalist gelişmelerin yalnızca kâr üretmekle kalmadığı; aynı zamanda uzun süreli enflasyonun beraberinde getirdiği yeni tehditlere uyum sağlayan stratejik uyarlamalar olarak işlediği sonucuna varmak mümkündür.
Birçok kültürde, geleneksel olarak ihtiyaç fazlası kaynaklar saraylar, tapınaklar ve mezarlar inşa etmeye ya da sınırları genişletmek amacıyla savaşa yatırılmıştır. David Hume’un da belirttiği üzere, Antik Çağ’da İngilizler ve Hollandalılar erken modern dönemde yaptığı gibi tüketim mallarının imalatına odaklanmak ve ticaret yollarını güvence altına almak son derece sıra dışıydı.
Bu durumu, Antik Çağ imparatorlarının arzulayabileceği neredeyse her şeye sahip olan 16. yüzyıl İspanya’sıyla karşılaştıralım: Dünyanın dört bir yanına yayılmış topraklar, İspanyolcanın ve Katolikliğin muazzam ölçekte yayılması, sayısız servet, görkemli kiliseler ve saraylar; ayrıca Engizisyon aracılığıyla muhalefeti bastıran, itaatkâr ve dindar bir nüfus. Buna rağmen İspanyol devleti, 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar toplam 13 kez iflas etti. Bu iflasların dördü, İspanyol İmparatorluğu’nun II. Felipe dönemindeki en güçlü anlarında ve kısa aralıklarla gerçekleşti.
Bu tablo, gücün geleneksel göstergelerinin ekonomik açıdan birer yük hâline geldiğini ya da en azından en güçlü kralları bile enflasyona karşı korumaya yetmediğini ortaya koymaktadır. Bir şekilde Avrupa’nın tamamı, enflasyonun etkilerine karşı korunma yöntemlerinin denendiği bir laboratuvara dönüşmüştür.
Hume, Büyük Britanya’daki bu dönüşümlerin erken dalgalarını onaylamıştır; nitekim David Hume, Ticaret Üzerine (Of Commerce) (1752) başlıklı denemesinde, insanların geçmişe kıyasla daha fazla çalışmasının erdemini görmek ve kavramak kolaydır diye yazar. Verimlilik artışları ve uluslararası ticaretin genişlemesi, ilk bakışta herkes için bir kazanç gibi görünmekteydi. Ancak dönüşüm burada durmamıştır. Antik Çağ devletlerinde olduğu gibi savaşları ulusal tasarruflarla finanse etmek artık pek çok nedenle işe yaramaz hâle gelmişti; bunların en önemlilerinden biri, madeni paraların değerinin çok hızlı biçimde erimesiydi. Savaş hazinesi için para biriktirmek, parayı bahçeye gömmek kadar kötü bir stratejiye dönüşmüştü.
Enflasyonu yönetmeye yönelik bir araç olarak modern finansın geliştirilmesi sürecinde ne denli yoğun bir deneycilik yaşandığını aktarmak güçtür. Bu hikâyenin bir boyutu, ulusal bankaların kuruluş tarihleri arasındaki uzun zaman farklarıyla somutlaşır: İsveç ve Birleşik Krallık hükümetleri sırasıyla 1668 ve 1694’te ulusal bankalarını kurmuş, Fransa bunu 1718’de izlemiş; İspanya ise ancak 1782’de benzer bir adım atmıştır. 18. yüzyıl boyunca mali açıdan ayakta kalabilmek için bir tür finans endüstrisine ihtiyaç duyulacağının ne kadar açık olmadığını göstermek bakımından, Büyük Prusya Kralı II. Friedrich (Büyük Friedrich) örneği aydınlatıcıdır. Friedrich, Yedi Yıl Savaşı’na katılımını finanse edebilmek için madeni paraların ayarını düşürmeyi denemiştir; üstelik bu paraların basımı onu Hollanda’ya karşı son derece ağır bir borç yükü altına sokmasına rağmen.
Modern çağda parayı nakit olarak yalnızca kısa sürelerle elde tutarız; enflasyona karşı değer kaybını telafi edebilmek için tasarruflarımızı faiz getirisi sağlayan hesaplarda değerlendiririz. Bankalar, bu tasarruflara hizmet edebilmek için kredi vererek kaynak yaratır; bu kredilerin faiz oranları ise ulusal para birimlerini ve ekonomileri korumak amacıyla merkez bankaları tarafından sıkı biçimde denetlenir. İnsanların ticari faaliyetlerini borçlanma yoluyla finanse etmediği bir durumda, tasarrufların enflasyona karşı korunması -ister kişisel ister ticari ister ulusal ölçekte olsun- mümkün olmazdı.
Bu tablo, David Hume’un Britanya toplumunun istikrarını yok edeceğini düşündüğü durumun bir versiyonudur. Hume bu noktada yanılmamıştır. Söz konusu sistem, toplum genelinde doğrudan birikime dayalı tasarruf yerine sürekli ve yapısal bir borçlanma düzeyini zorunlu kılar; nitekim bu düzen, Büyük Britanya’nın ve daha geniş ölçekte dünyanın güç yapısını köklü biçimde sarsmış, yeniden şekillendirmiştir.
Hume, çalışkan imalatçılar ile şımartılmış tahvil ve hisse sahipleri arasında net bir ayrım yapmak istemiş olsa da tüketim mallarındaki canlı ticaret her iki grubun da kârının merkezinde yer alıyor; aynı zamanda paranın enflasyona karşı korunabilme kapasitesinin de temelini oluşturuyordu. Bu ayrımı kurmaya çalışan tek kişi Hume değildi. Tarihçi Michael Sonenscher, Kapitalizm (2022) adlı eserinde, kapitalizme alternatif arayışların çoğunlukla mülkiyet biçimlerine odaklandığını; buna karşılık iş bölümüne yönelik ütopyacı alternatiflerin neredeyse hiç geliştirilmediğini belirtir. Sonenscher’ın vurguladığı üzere, birçok açıdan bakıldığında iş bölümü ile 18. yüzyıl Fransızcasındaki capitaliste, yani “hisse sahibi” terimi arasındaki bağ tali ve rastlantısal görünmektedir.
Buna karşın, enflasyona karşı savunma perspektifinden değerlendirildiğinde iş bölümü satılabilecek tüketim mallarının üretimini artırdığı için paranın değerini koruma yönünde önemli bir adım olmuştur. Ancak ulusal bankalar ve finans piyasaları, iş sahipliğinin enflasyona karşı koruyucu gücüne erişimi (mesleklerden bağımsız olarak) yaygınlaştırarak, paranın değerini muhafaza etmede çok daha etkili araçlar sunmuştur. Ne var ki bunun görünümü olumsuzdu: Borsa simsarları sürekli kahvehanelerde vakit geçiriyor; yaptıkları iş kumara benzeyen, dolandırıcılık ve fanus içinde dönen bir faaliyet olarak algılanıyordu.
Hume’un göremediği; ancak bizim, 19. yüzyılın nasıl geliştiğini bilmemiz sayesinde fark edebildiğimiz şey, sanayinin yayılmasının büyük ölçüde borçlanmaya dayalı finansmanla gerçekleştiğidir. Bugün, sanayi ile finansın daha baştan itibaren birbirine bağlı olduğunu ve yeni ekonominin iki yüzünü oluşturduğunu açıkça görebiliyoruz. Ancak Hume’un bakış açısı, bu gruplardan birini çalışkan ve üretken, diğerini ise tembel ve ahlaken sorunlu olarak görüyordu.
***
1750’lere gelindiğinde Hume, tahvil ve hisse sahiplerinin, eski siyasal ve iktisadi düzeni tanımlayan toprak sahipleri kadar -hatta daha fazla- iktidara sahip olabileceği bir geleceği öngörebiliyordu. Adam Smith de Ulusların Zenginliği (1776) adlı eserinde benzer bir kaygıyı dile getirmiş; ancak böyle bir dönüşüm gerçekleştiğinde neler olabileceğine dair daha sınırlı açıklamalar yapmıştır. Geriye dönüp bakıldığında, tahvil ve hisse sahiplerine dayalı ekonominin en azından toprak temelli ekonomiyle dengeye ulaştığı an oldukça nettir: 1783’te Büyük Britanya hükümeti, Doğu Hindistan Şirketi’ni (East India Company) kurtarma paketinin koşulları üzerindeki anlaşmazlığın tetiklemesiyle kalıcı biçimde iki partiye ayrılmıştır.
Amerika Birleşik Devletleri’nde 1796 başkanlık seçimi, ulusal borç üzerine yürütülen tartışmaların etkisiyle ortaya çıkan ilk iki partili seçim olmuştur: Tarıma dayalı güneyi temsil eden bir parti ile finans ve sanayileşmiş kuzeyi temsil eden diğer parti. Elbette Fransız Devrimi’nin nedenleri son derece karmaşıktır; ancak bu nedenlerden biri de 1788’deki ulusal borç krizidir. Bu kriz, toprak sahiplerinin çıkarları ile tahvil ve hisse sahiplerinin çıkarlarını karşı karşıya getirmiş ve sonunda siyasal sağ ve solu temsil eden partilerin ortaya çıkmasına yol açmıştır.
Başka bir ifadeyle, yalnızca tek bir on yıl içinde, bu ülkelerin tamamında hükümetler, Hume’un 1750’lerde öngördüğü hatlar doğrultusunda ikiye bölünmüştür. Sağ’da her durumda, geleneksel ve toprak temelli bir tarım ekonomisi ile onun çıkarlarını temsil eden bir siyasal parti yer almıştır. Sol’da ise tahvil ve hisse sahiplerine dayalı ekonomiyi temsil eden; enflasyon koşullarında kârlı hâle gelen imalat, finans, uluslararası ticaret ve özgürlük gibi uygulama ve inançları benimseyen bir parti konumlanmıştır.
Hume’un 1750’lerde geliştirdiği çözümlemeyi günümüz ABD siyasetine uyguladığımızda, kısmen örtüşen ve bazı kalıcı gerilim noktaları barındıran iki ekonomiyle karşılaşırız: toprak sahiplerine dayalı ekonomi ile hisse ve tahvil sahiplerine dayalı ekonomi. Bu iki ekonominin her biri, mülk sahipleri, yöneticiler ve farklı türden emekçilerden oluşan tam bir sınıfsal yapıya sahiptir. Dolayısıyla, örneğin Karl Marx’ın öne sürdüğü gibi, sınıf konumu tek başına siyasal yönelimi belirlemeye yetmez.
Bununla birlikte, bu iki ekonomi her zaman çatışma içinde değildir. Thomas Piketty, 21. Yüzyılda Sermaye (2013) adlı eserinde, miras yoluyla edinilen servetin hisse sahibi ekonomisiyle son derece uyumlu biçimde bütünleştiğini ve ücretlere kıyasla çok daha hızlı büyüdüğünü savunur. Bu, iki ekonominin karşılıklı fayda üreterek birleştiği yollardan yalnızca biridir. Finans merkezlerine yakın araziler yüksek kira getirileri elde ederken, sanayi işletmelerinden toplanan vergiler tarımsal sübvansiyonlar için kullanılabilmektedir. Bu iki ekonomi arasındaki örtüşme alanı tam da “kapitalizm” dediğimiz şeydir. Ancak bu iki ekonominin farklı yönlerini görmezden gelmek büyük bir hata olur. Bu iki ekonomi yekpare ve görünmez bir sistem oluşturmaz.
Bir açıdan bakıldığında, mülkiyete ilişkin modernite öncesi geleneksel pratiklerin neredeyse tamamı hâlen varlığını sürdürmektedir. İnsanlar bugün de miras yoluyla servet edinmekte ve varlıklı ailelerle evlilik yoluyla akrabalık kurmaktadır. İşe alımlar hâlâ aile bağları ve kişisel ilişkiler aracılığıyla gerçekleşmektedir. Zor zamanlara düşüldüğünde dostlardan yardım istemek hâlâ yaygın bir pratiktir. Pek çok insan yaşlandığında bakım için hâlâ yetişkin çocuklarına bağımlıdır. Hisse ve tahvil sahiplerine dayalı yeni ekonomi, bu eski gelenekleri ortadan kaldırmış olmaktan uzaktır.
Aksine, tüm ekonomik sınıflarda insanlar birbirlerini hâlâ, sanayileşmiş kapitalizmle ilişkilendirilen bireycilikten ziyade modern öncesi ve ilişkisel dayanışma biçimleri aracılığıyla ayakta tutmaktadır. Modern dönemde bu mülkiyet ve dayanışma aktarım biçimleri genellikle Siyasal Sağ tarafından savunulan uygulamalar olarak ortaya çıkar. Miras vergilerine karşı çıkmak ya da kusursuz boşanma yasalarına muhalefet etmek, bu ekonomik yapıyı güçlendirmeye yönelik siyasal hamleler olarak görülebilir; ancak bunun yalnızca hukuki değil, aynı zamanda toplumsal bir boyutu da vardır. Pek çok insan, öncelikli maddi ve duygusal yatırımlarını çocuklarına yapmakta; çocuklarının ise bunun karşılığında yakınlarda yaşamaya ve onlara torun vermeye gönülsüz olmalarına içerlemektedir. Bu bağlamda Hume, modern insanların tek geçerli yaşam biçimi bu olmasa da eski aile temelli güç yapılarının hâlen güçlü biçimde varlığını sürdürdüğünü görmekten teselli bulabilirdi.
Dikkate alınması gereken bir diğer husus, insanların siyasal ve ekonomik hizalanmalarını değiştirebilmesidir. Bireyler ağırlıklı olarak bir ekonomik anlayışa meylederken kısmen diğeriyle de bağ kurabilirler. Örneğin hisse ve tahvil sahiplerine dayalı ekonomide büyük bir servet edinen biri, yaş ilerledikçe anlamı daha çok ilişkisel ve yerel bağlara dayanan toprak sahibi ekonomide bulabilir ya da bunun tersi gerçekleşebilir. Modern bireyler genel olarak hem toprak temelli hem de hisse temelli ekonomilere yönelik karma bir bağlılık taşırlar; maddi varlıklarının ya da sosyal sermayelerinin belirli bir bölümünü her iki alana da yatırırlar. Buna rağmen Sol ve Sağ’ın bölünmesinin üzerinden iki yüzyıldan fazla zaman geçmiş olmasına ve bir taraftan diğerine sayısız geçiş yaşanmasına karşın, bu iki taraf arasındaki farklar hâlen ortadan kalkmış değildir.
Dinsel ya da etnik gruplardan farklı olarak dünyanın hiçbir yerinde Sol ve Sağ’ın siyasal gerilim olmaksızın barış içinde bir arada yaşadığı görülmez. Taraflar arasında çözümsüz bir mesele söz konusudur; ne biri diğerini tamamen ortadan kaldırabilmiş ne de kalıcı bir uzlaşma sağlanabilmiştir. Bu durum, tek ve bütünleşik bir sistem altında yaşamadığımızın; aksine kalıcı farklılıklara sahip iki ayrı sistemin eş zamanlı varlığını sürdürdüğünün bir başka göstergesidir.
Son olarak çatışmalar meselesi vardır. Örneğin Amerikan İç Savaşı gibi bir savaşta Sol (köleliği ortadan kaldırmak için savaşanlar) ve Sağ (onu sürdürmek isteyenler) açık biçimde karşı karşıya gelir. Ancak Cedric Robinson’un Siyah Marksizm (Black Marxism, 1983) adlı eserinde ve diğer bazı araştırmacıların çalışmalarında ileri sürüldüğü üzere, transatlantik köle ticareti erken kapitalizmin ve Avrupalı imparatorlukların yayılmacı projelerinin merkezi bir unsuru olmuştur. Buna karşın Amerika Birleşik Devletleri içinde daha sonra bu düzene karşı savaşan kesimler, onu savunanlara kıyasla daha sanayileşmiş ve daha az tarımsal bir toplumsal yapıya sahipti. Bu koşullar altında Sağ’ı kapitalizmin ya da iş dünyasının partisi, Sol’u ise anti-kapitalist bir konumda tanımlamak ciddi bir uyumsuzluk yaratır; zira Sol tarihsel olarak finans ve sanayi tarafında mücadele etmiş görünmektedir.
Bruce Levine ve Eric Foner gibi tarihçiler, Amerikan Kuzeyi ile Güneyi’nin anlamlı biçimde farklı ekonomik yapılara sahip olduğunu savunurken Sven Beckert gibi bazıları ise bu bölgelerin tek bir “savaş kapitalizmi” sisteminin bileşenleri olduğunu ileri sürer. Bu tartışmalar birlikte ele alındığında, iki ekonominin nasıl örtüşebildiğini, kimi zaman karşılıklı fayda üretebildiğini ve yine de çatışmaya yol açacak kadar farklı kalabildiğini açık biçimde ortaya koyar. Toprak sahibi ve hisse sahibi ekonomiler arasındaki ayrımlar, Amerika Birleşik Devletleri’nde (ve diğer ülkelerde) siyaseti bugün dahi belirlemeye devam ederken hepimizin tek ve pürüzsüz biçimde bütünleşmiş bir kapitalizm altında yaşadığı fikrini sürdürmek giderek zorlaşmaktadır. Kapitalizm, geçmişte olduğu gibi bugün de birbirinden ayrı fakat örtüşen iki sistemden oluşmaktadır.
***
Peki ya sınıf ne olacak (maddi ilişkileri analiz etmede Marksizmin birincil merceği olan mefhum)? Enflasyon, işverenlere işçileri ihtiyaç duyulandan fazla mal üretmeye zorlamak için ek bahaneler sağlar. Aynı zamanda ücretlerin reel değerinin, işçiler bir düzeltme talep edene kadar fiilen aşağı doğru sürüklenmesine yol açar. Bununla birlikte finansallaşmış ekonomi, konut satın almak, üniversite eğitimi almak ya da iş kurmak isteyen sürekli bir borçlu akışına da ihtiyaç duyar; başka bir deyişle, hâlihazırda zengin olmayan fakat toplumsal hareketlilik için gerekli eğitim, fırsat ve dinamizme sahip insanların kredi kullanıp bu borçları faizleriyle geri ödeyebileceği bir havuza dayanır. Bu açıdan bakıldığında modernliğin durmaksızın hareketliliği (huzursuzluğu), enflasyonun önüne geçme biçimimizin son derece somut bir ifadesi olarak görülebilir.
Finansallaşmış ekonomi, yeni bir sınıf sistemi dayatmaktan ziyade, daha önce marjinalleştirilmiş daha fazla insanın potansiyel borçlular grubuna katılmasını gerektirir; böylece bu kişiler, sınıfla ya da başka dar toplumsal rollerle tanımlanmayan, başarılı ve toplumsal olarak hareketli bireyler hâline gelir. Sınıf sistemlerinin yol açtığı çok sayıdaki zarara odaklanmak, fiilen içinde yaşadığımız ve geleneksel rollerin her türlüsünün reddi üzerinden işleyen ekonomiyi algılamamızı bulanıklaştırabilir. Bu unsuru tabloya eklediğimizde, iki kutuplu bir sınıf mücadelesinin modern ekonominin karmaşıklığını açıklamakta yetersiz kaldığı ortaya çıkar.
Tarıma dayalı ekonomiler çok sınırlı bir toplumsal hareketlilikle işlerken, finansallaşmış bir ekonomi; kamusal eğitim, evrensel sağlık hizmetleri ve yaşlı bakımı gibi bireylerin içine doğdukları koşullardan uzaklaşmalarını mümkün kılan toplumsal yapılardan beslenerek daha iyi performans gösterir. İşçi sınıfının hakları için verilen mücadeleler kuşkusuz zor kazanılmış ve vazgeçilmezdir; ancak bu mücadeleler aynı zamanda, ekonomilerini bilinçli biçimde finansallaştırmak amacıyla söz konusu yapıları benimseyen ülkelerde açıkça görüldüğü üzere, hisse ve tahvil sahiplerine dayalı ekonominin tamamına da fayda sağlar.
Bu nedenle Sol, yalnızca yoksulların ve dezavantajlıların ihtiyaçlarına ilişkin ahlaki bir tutum değildir; aynı zamanda sürekli ve amansız enflasyon koşulları altında yaşamaya dair bir dizi toplumsal deneydir. Özgürlük, evrensel insan hakları ve yeni toplumsal düzenlemeleri denemenin değeri; hisse sahiplerine dayalı ekonomiyi ve onun daha iyinin mümkün olduğu yönündeki inancını destekler. Sol’un aynı anda hem finans ve sanayinin tarafı olabilmesi hem de kapitalizmi aşmaya yönelik iddialar dile getirmesi bu çerçevede anlaşılabilir. Aynı nedenle Sol düşünce, insanlığın şimdiye kadar enflasyon koşullarında serveti büyütmek ve sağlamlaştırmak için geliştirdiği en etkili reçeteleri de ortaya koymuştur.
***
Öyleyse, başta sorduğum soruya geri dönersek: İşçi sınıfından muhafazakârlar kendi çıkarlarına aykırı mı oy veriyor? Hume’un kaygılarına geri döndüğümüzde, bu soruya verilecek yanıt hayırdır.
Toplumsal hareketlilik, “ilerleme” başlığı altında arzu edilir görünse de geleneksel aile bağlarının çözülmesi riskini de beraberinde getirir. Her sınıftan insan, yaşlılıkta saygı görme ihtimalini; çocuklarının nerede yaşayacağı, torunlarının hangi dini benimseyeceği gibi kuşaklar boyunca süregelen kültürel devamlılığın çeşitli biçimleri üzerindeki etkisini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Sağ’daki siyasetçiler tarafından da savunulduğu üzere, finansallaşmış bir dünyada en zenginler bile yetişkin çocuklarını kendi inançlarını ya da siyasal görüşlerini paylaşmaya zorlayamayacaklarını ya da yaşlılıkta kendileriyle ilgilenmelerini garanti altına alamayacaklarını kavrarlar.
Hisse ve tahvil sahiplerine dayalı ekonomi, iktidarı kalıcı ve belirgin biçimde genç kuşaklara doğru kaydırır. Muhafazakârların, görünürdeki maddi çıkarlarına aykırı biçimde oy vermelerinin bir açıklaması da burada yatıyor olabilir. Buna karşılık, geleneksel ekonomilerde maddi serveti olmayan kişiler dahi çocukları ve torunları üzerinde kayda değer bir denetim gücüne sahip olabilir. Bu tür kuşaklar arası otorite ve kültürel süreklilik, pek çok muhafazakâr için meşru biçimde paradan daha değerli görülebilir.
Son olarak, Sağ’ın küresel yükselişi meselesine gelelim. İki ekonomiyi (toprak sahibi ekonomisi ile hisse ve tahvil sahibi ekonomisini) bir Venn diyagramı olarak düşündüğümüzde, finans ve sanayinin hem Sol’un hem de Sağ’ın amaçları doğrultusunda kullanılabildiği geniş bir kesişim alanı görürüz. Büyük Buhran ve 1970’lerin kontrolden çıkan enflasyonu, finans ve sanayi alanlarında Sol ile Sağ arasında gerçekleşen karmaşık etkileşimleri içeriyordu. Ancak bu karmaşıklık, iki ekonomi arasındaki temel kutuplaşmayı ortadan kaldırmış görünmemektedir; zira Sol eğilimli bölgeler hâlen daha zengin olma eğilimindedir ve siyasal bölünmeler zamanla derinleşmektedir.
2008 piyasa çöküşü, çağdaş dönemde finans sektörünün bu ikili doğasını açık biçimde ortaya koyar. Bir yandan, bireysel bankacılar sistemi kendi çıkarları doğrultusunda kullanarak, ulusal ekonomi ve banka kredisi çekenlerin pahasına kendilerini ve yakın çevrelerini zenginleştirebilmektedir. Bu tür davranışları teşvik eden kuralsızlaştırıcı düzenlemeler sıklıkla “iş dünyası yanlısı” olarak tanımlanır. Öte yandan, finans sektörünün asli işlevi ekonomiyi kontrolsüz enflasyondan ve diğer piyasa şoklarından korumaktır. Sağcı “iş dünyası yanlılığı” anlayışı, finansın bu işlevini yerine getirmesini engelleyebilir; özellikle 2008 mortgage krizinde olduğu gibi.
Ancak Sağ’ın bir başka yüzü daha vardır: David Hume’un, hisse ve tahvil sahiplerine dayalı ekonomi yükselirken ortadan kalkmasından endişe ettiği toprak temelli ekonominin kırılgan tarafında yer alanlar. Hume, yeni ekonominin yükselişiyle birlikte üç grubun iktidar kaybına uğrayacağını öngörmüştü: kırsal nüfus, yaşlanan ebeveynler ve toprak elde etmek isteyenler.
Donald Trump, Kanada ve Grönland’ı ilhak etmeyi planladığını ilk dile getirdiğinde, birçok Amerikalı bu fikirleri absürt olarak değerlendirdi. Oysa geçmişte olduğu gibi, günümüzde de ulusların komşularının toprakları için savaşa girdiklerine dair örnekler bulmak zor değildir. Nitekim ABD ile Kanada gibi ülkeler arasında böylesi bir savaşın ilk adımı, hisse sahiplerine dayalı ekonominin kurduğu uluslararası ekonomik karşılıklı bağımlılık ağının zayıflatılması olurdu. Trump’ın görünüşte irrasyonel gümrük tarifeleri ve dış yardımlara yönelik kısıtlamalarla yaptığı da tam olarak budur.
Küresel ısınmanın yaşanabilir toprakları giderek daha kıt hâle getirmesiyle birlikte, ticaret ve nüfuz uğruna yapılan savaşların yerini yeniden toprak uğruna yürütülen savaşlar alabilir. İklim değişikliği, hisse ve tahvil sahiplerine dayalı ekonomi ile toprak temelli ekonomi arasındaki dengeyi kolaylıkla bozabilir; böyle bir durumda enflasyon riskleri, kişinin kendi ailesi için yaşanabilir toprak bulamama ihtimaline kıyasla daha az ürkütücü görünebilir. Bu dengenin bozulması, giderek daha fazla ülkenin azalan toprak kaynakları üzerinde denetim kurmaya çalışmasıyla sonuçlanabilir; bu durum da Sağ’ın yükselişi olarak karşımıza çıkabilir.
Nitekim hisse sahibi ekonomisinin yıkılmasını memnuniyetle karşılayacak yapısal bir koalisyon zaten mevcuttur. Hume’un, borçlanmaya dayalı modern ekonominin yükselişiyle güç kaybına uğrayacağını öngördüğü üç gruba —kırsal nüfus, yaşlanan ebeveynler ve toprak elde etmek isteyenler— bakıldığında, bu grupların günümüz ABD’sinde tutarlı biçimde muhafazakâr liderlere oy verdikleri görülmektedir. Bu durum, ekonomik büyüme ve istihdam artışının çoğu zaman Demokrat başkanlar döneminde daha iyi seyretmesine rağmen değişmemektedir.
Öncelikle seçim haritaları, kırsal bölgelerde yaşayanların büyük kentlerde yaşayanlara kıyasla daha yüksek oranda muhafazakârlara oy verdiğini açık biçimde göstermektedir. Aynı eğilim, yaşlanan ebeveynler ve aile dâhil olmak üzere eski güç yapılarının korunmasını isteyenler için de geçerlidir. Bu tablo, yaş ile oy verme davranışı arasındaki güçlü ilişkiye işaret eden Pew Research Center verileriyle de örtüşmektedir: Genç seçmenler Sol’a, yaşlı seçmenler ise Sağ’a daha fazla yönelmektedir. Son olarak, toprak uğruna savaşa girme isteği taşıyanlar da vardır. Tarihsel ve güncel örneklerde, askerî işgalleri başlatanların çoğunlukla Sağ eğilimli liderler olduğu; bu girişimlere karşı kitlesel protestoların ise genellikle Sol tarafından örgütlendiği görülmektedir.
İnsanların Sağ ya da Sol ile hizalanmasının çok sayıda nedeni vardır; bu nedenle sınıf ve maddi çıkar merkezli analizler, insanların siyasal tutumlarının gerçekliğini betimlemekte yetersiz kalmaktadır. David Hume, 18. yüzyıldaki bu büyük ekonomik kırılmaya belirli toplumsal grupların öfke duyacağını öngörmüştü ve bu öngörü doğru çıkmıştır. Pek çok insan için toprak ve iktidar sahibi olmak, para ve özgürlükten daha tercih edilir bir durumdur.
Bununla birlikte, Sağ’ın gücü Sol’u mahkûm etmiş değildir; tıpkı İspanyol Engizisyonu’nun 18. yüzyıl İngiltere ve Fransa’sında Sol’un yükselişini engelleyememiş olması gibi. Devletler para birimlerinin değerini korumak istedikleri sürece, kendi içlerinde birileri Sol’un yöntemlerine ve bizi bankacılık sisteminden eşcinsel evliliğe kadar uzanan yeniliklere taşıyan yaratıcılığa başvuracaktır. Karl Marx’ı izleyerek komünizmi diriltmemize ya da sınıfa dar bir mercekten odaklanmamıza gerek yoktur. Deneyler henüz sona ermiş değildir; üstelik modern Sol, paranın olduğu yerdedir. Bunu unuttuğumuzda, haddinden fazla gücü de gözden çıkarmış oluruz.



